Bu şehre birbirinden güzel şiirler yazılmış ve hakkında onlarca kitap yazılmış. Hâlâ bu şehir hakkında şiirler ve kitaplar yazılmaya devam ediliyor. Şehir, yazarları adeta büyülüyor ve kendisinden bahsedilmesini istiyor gibi…
Peki, nasıl oluyor da yazarlar, bu övmekle bitiremedikleri İstanbul’a hayran kalıyor ve bu koca şehre şiirlerle, nesirlerle merhaba diyorlar?
2008 yılının Nisan ayının son haftasında İstanbul’a gitmiştim. İlk defa İstanbul’u görecek ve kitaplardan bahsedilen, şiirlerde övülen şehrin güzelliğini seyredecektim. Otobüsle gitmiştim. 16 saatlik bir yolculuğun ardından İstanbul’a varmıştık. İstanbul’a yaklaşmamızla birlikte denizi gördüm ama masmavi değildi! Grimsi bir rengi vardı çünkü her yer sisle kaplıydı. Ogün ve o hafta İstanbul yağmurluydu. Aslında gitmeden önce meteorolojinin sitesinden İstanbul’un hava durumuna bakmıştım ama dönüş yoktu. Gitmeye karar vermiştim çünkü…
Anlayacağınız o güzelim İstanbul’un masmavi denizini göremedim. Boğazından bakarak denizi seyre koyulamadım. İstanbul’a gittim ve bazı yayınevlerini ziyaret ettim. Tanıdığım insanları ziyaret ettim. Dahası 16 yıldır göremediğim öğretmenimi gördüm. Bu İstanbul ziyaretimin en anlamlısı oldu diyebilirim. İnsan isterse, vefa duygusunu hiç kaybetmez. Bunun örneği adeta sergilendi gibi. Mehmet öğretmenim, bu arkadaş kim diye soranlara; “Malatya’dan öğrencim, beni ziyarete gelmiş” derken, gözlerindeki ışıltıyı görmeniz gerekirdi.
Yıllar sonra bir öğrencisini karşısında görmek ve en önemlisi öğretmen öğrenciyi, öğrenci öğretmenini unutmamışsa; birbirlerini tanıyorsa ortaya çok güzel duygulu bir manzara çıkıveriyor. İstanbul gezimde, en fazla Mehmet öğretiminin ziyaret esnasında kaldım diyebilirim. Çünkü okul vardı ve öğrencilerin işinin yapılması gerekiyordu. Çok çay içmememe rağmen o gün 3 çay içmiştim. Normalde o kadar çok çay içmem. Dördüncüsü gelince, aman hocam normalde bu kadar çay içmem deyip, teşekkür etmiştim. Birlikte yemeğe gitmiştik, lokantacıya da Malatya’dan öğrencim derken, yüzündeki sevinci anlatamam.
Mehmet öğretmenim benim için değerliydi. Bir gün öğretmenler odasına, Mehmet öğretmenime bir şey sormak için gitmiştim. O an çok sinirliydi ve bana; Erol çık dışarı, diye kızmıştı. Ben de o tabii çocuk olmamın getirdiği duygusallıkla ağlamıştım ve dışarıya çıkmıştım. Ben bahçedeyken, Mehmet öğretmenim, elinde bir simitle gelip yanıma oturdu ve “Erol, özür dilerim; o an sinirliydim” dedi. Mehmet öğretmenim, birinci sınıf öğretmenimdi. 7 yaşındaki bir çocuktan özür diliyor! Ben Mehmet öğretmen gibi ikinci bir öğretmen görmedim. Belki güzel ülkemin bir yerlerinde vardır ama karşıma bir ikincisi çıkmadı. Bugün, değer verdiğim bütün hocalarımın arasından bile Mehmet öğretmenin kişiliğinde bir insan bulunmamaktadır. Bu demek değildir ki, diğerleri kötü… Fakat Mehmet öğretmen çok farklı bir insandı. Öğretmenim, buradan bir kez daha küçücük bir çocuğa özür dilemenin ne kadar önemli olduğunu gösterdiğiniz için teşekkür ederim.
İstanbul’da baktım hava kapalı yağmurlu, bir de herkes hasta olunca kimseyi hasta hasta dolaştırmak istemedim. Cumartesi günü oradaydım ve Çarşamba günü döndüm. İstanbul’u sadece 3 gün görebildim. İlk gün ve son gün bir yere çıkmamıştım. Otobüste 16 saat olunca düşünmek için bol bol vaktim oldu. İstanbul’u niye bu kadar methediyorlar diye… Zaten şimdilerde birine sorsanız pek methetmeyeceklerdir. Neden mi? Bir yerden bir yere gidiyorsunuz, tam bir işkence! Çok yakın mesafeleri kat etmek için saatlerce bekliyorsunuz. Diyeceksiniz ki, yürü kardeşim sende, ayağın kopmaz ya! Haklısınız, görünen köy kılavuz istemem ama ben köy göremedim ki, yürüyeyim. İşin doğrusu İstanbul’u bilmem, dolayısıyla otobüsleri beklemek şart oldu. Hatta bir ara bir kayboldum. Üç saatte zor buldum geldiğim yeri. Daha sonra buna çok gülmüştüm.
Teyzeme telefon açmış, bulunduğum yeri tarif etmiştim. O da bana yolu tarif etmişti de evi bulabilmiştim. Telefon olmasaydı sanırım çok sıkıntı çekerdik. Yazacak o kadar çok şey var ki, yazdıkça konu konuyu çekiyor. Ben şimdi bu telefonun zararından bahsetsem, bu başlığın altına gitmeyecek; en iyisi siz bunu kendiniz araştırın ve telefonu hayatınızdan biraz ayırın.
İstanbul’da bazı yayınevleri taksim semtindeydi. Gittik taksime, sağ olsun bir arkadaşımız arabasıyla gelip bana kılavuzluk etmişti. Birlikte yayınevlerine gitmiştik. Arabayı bir ara sokağa park etmek istedik, ana caddenin hemen gerisinde bir sokağa girince ben adeta şok oldum. “Ne olmuş buraya, savaş mı çıktı?” dedim içimden… Ara sokaklar berbat, çöktü çökecek dedirten evler karşımızda ve bu evlerde insanlar oturmakta. Anlayacağınız oralar benim içimi daralttı. Methedilen güzelim İstanbul bu muydu?
İstanbul’da nereye giderseniz gidin, mutlaka bir yokuş çıkıyorsunuz. Bazen öyle yokuşlar var ki, kan ter içinde çıkmanız gerekiyor. Daha ne beklerdik ki, 20 milyon insanı içinde barındıran İstanbul’da adım atacak yer kalmamış ki, dağa bayıra yerleşmişler.
Baktım İstanbul’un öyle methedilecek bir şeyini göremedim. Tabii methedilen yerlere gidemedim. İnşallah başka bir sefere… Yağmur yağmayan bir günde tabii… İstanbul’u methe o köprü yeter! O boğaz yok mu? Aman Allah’ım ne güzel bir şey bu! Aşağıda koca bir deniz gidiyor ve denizin üstünde vapurlar, gemiler gidiyor. Bir de köprü yapılmış araçlar geçiyor. Düşünsenize her gün milyonlarca araç gidip geliyor.
İstanbul’un tarihi atmosferi ve zengin kişiliğidir dikkatleri üstünde toplayan. Çok sayıda tarihi doku bulabilirsiniz İstanbul’da. Nereye elinizi vurursanız vurun, mutlaka elinizde tarihi bir doku hissedeceksiniz.
Şayet tarihi doku ve İstanbul köprüsü olmasaydı, İstanbul’un methedilecek bir şeyi olmazdı. Tabii kültürel etkinlikleri unutmamak lazım… Birçok etkinlik orada gerçekleştiğinden dolayı da büyük bir kültür zenginliği bulunmaktadır.
Tüm bunları göz önüne alarak cümlelerimi bağlayayım. İstanbul’un tarihi dokusu ve boğazının eşsiz endamı her ne kadar güzel olsa da, yaşanacak bir şehir değil! Büyük konuşmayalım ama gezip görülecek fakat yaşanılmayacak bir şehir!
Yaşayanlar nasıl yaşıyor? Alışmışlar kardeşim, ben bir anda 20 milyon insanı çekemem… Hatta çok garip insanlar da görmüş ve ürkmüştüm. Yaşanacak bir ülke yapmak da, yaşanmayacak bir ülke yapmak da bizim elimizde… Anlayana.
İstanbul’da, Ayasofya, Sultanahmet camisi (Altı minare hikâyesiyle ünlüdür), Sultanahmet kitapçılar çarşısı… Bunlar görülmeden gidilmez. Hele bir gidelim de nasip olursa görürüz. Dereyi görmeden paçayı sıvamamak lazım…
Not: İstanbul Gezisi başlıklı bir yazım bulunmaktadır. İçerik olarak birbirine benzese de farklı konulardan da bahsettim.
Sağlıcakla kalınız.
28 Temmuz 2008
İstanbul…
24 Temmuz 2008
Yaz Günleri…
Bilmem ki, bundan daha kavurucu sıcaklarla karşılaşacak mıyız? Bu soruyu soruyorum kendi kendime ve yine cevap veriyorum; gittikçe daha da sıcak oluyor!
Herkes sıcaklardan dert yanıyor, peki nerelerde yanlış deyip de ne kadar zarar verdiğimizi düşünüyor muyuz? Yolda giderken, sigarasının izmaritini fırlatarak binlerce hektarlık yeşil zenginliğimizi; oksijen kaynağımızı yaktıklarını düşünüyorlar mı? Yazık değil mi, onca emekle yetiştirilen ağaçlar bir iki saat içinde kül olsun. Ağaçlarımız yandıkça, işte bizlerde böyle yanıyoruz! Aslında yananlar ağaç değil, bizim canlarımız!
Çevreci anlayışa insanlar neden bu kadar duyarsız kalıyor? Bahçemizde bir iki ağaç görmeyi neden istemiyoruz? Haftada bir iki defa ağacı sulamayı neden çok büyük bir yük olarak görüyoruz? Bir hata yapıyoruz ve sürekli bunun devamını getirerek daha da büyümesine sebep oluyoruz. Birçok yerde olduğu gibi Malatya’mızda da su sıkıntısı var. Eğer bizler aklımızı başımıza almaz da, sürekli olarak çevreye zarar verirsek, gereksiz gereksiz araçları kullanarak zararlı gazların atmosfere karışmasına seyirci kalırsak, yollarda giderken fütursuzca sigaramızın izmaritini atarsak, daha çok yanacağız!
Klima yok mu kardeşim, al bir tane serinle! Klima neyle çalışacak? Elektrikle, barajda su yok! Elektrik nasıl üretilecek? Elektronik eşyalar da bir noktadan sonra bizi yarı yolda bırakabilir. Bunu unutmamak lazım… Sonuçta elektrikle çalışıyorlar ve enerji alamadıkları takdirde bizlere hizmet sunamazlar!
Çok şükür, elektriğimiz var şimdi ama böyle devam edersek, elektrik ve su diye bir şey kalmayacak; gelecek nesil yeşilin ne olduğunu göremeyecek. Ağacın ne olduğunu bilmeyecek, farkında mısınız yeşil alanlarımız gün be gün azalıyor. Birileri bu yeşil alanlara beton yığınlarını kat kat yükseltirken de, bunu marifet zannediyorlar!
Biraz durup düşünsek, içinde bulunduğumuz bu kötü koşulların asıl sorumlusunun kim olduğunu öğrenmek hiç de zor değil! İnsan! İnsan ki, aklıyla çağ kapatıp; çağ açarken, dünyadaki düzeni de altüst etmeyi başarıyor! Farkında olmadan ya da farkında olarak kendi sonumuzu hazırlıyoruz.
Bilmem ne zirvesi bir araya gelmişte, dünyadaki liderler toplanmış ve atmosfere zarar veren gazların %50 oranında azaltılmasına karar verilmiş. Ne büyük lütuf! Bunun için de teşekkür etmek gerekir, neyse ki azaltma kararı almışlar! Be ahmak adam, susuz kaldığın zaman, oksijensiz kaldığın zaman para mı sana su ve oksijen verecek?
Bazı konularda aklımızı en iyi şekilde kullanırken, yaşadığımız dünyayı güzelleştirmek ve iyileştirmek adına neden bir şeyler yapmıyoruz? Sadece günümüzü kurtarmanın mantığıyla hareket ederek, nereye kadar varabiliriz ki? Bugünün yarını yok mu? Hadi yarını da atlattık, bir sonraki günü yok mu? Böyle atlatarak nereye kadar varabiliriz ki? Yolun sonu çıkmaz sokak! Bunu görebilecek ve hissedecek kadar aklımız yok mu?
İlle de birilerinin meydana çıkıp, “Ciğerlerimiz Yanıyor!” demesi mi lazım? Her gün bir bakıyoruz, ciğerlerimizden biri yanıp kül oluyor… İnsaf ya, bir yerlere otel yapmak için yoksa sabotaj mı yapılıyor? Kardeşim; oteli kurduğun zaman, kazanacağın para bir gün oksijeni, suyu almaya yetecek mi dersin?
Bütün dünya devletlerinin bir araya gelerek, bu konuda ciddi projeler üretmeleri gerekiyor. Onlar akıllarına bunu getirene kadar (!) da bizler aklımıza hemen getirip bir şeyler yapmalıyız. Mecbur kalmadıkça aracımızla trafiğe çıkmamalıyız. Arkadaşlara, ailelerle birlikte ağaçlandırma çalışmaları yapmalıyız. Etrafımızdaki insanları çevre bakımı ve temizliği konusunda; ağaçların korunması konusunda bilinçlendirmeliyiz.
En önemlisi, sigara içiyorsunuz bari söndürmeden atmayın diye uyarmamız lazım. Güzel kardeşim, hadi kendi ciğerine zarar veriyorsun, milyarlarca insanın soluduğu oksijeni yakmanın ne anlamı var? Ormanlarımızdan ne istiyorsun?
Siz ne kadar içtiğim bir sigaradan ne olacak deseniz de, bunun bir yıl boyunca hesabını yaptığınız da o dumanın içinde boğulursunuz!
Dışarıda ne kadar sıcak olduğunu hissedemeyen varsa, oturduğu yerden kalkıp bir dışarıyı dolaşsın derim! Belki aklı başına gelir!
Bol oksijenli ve ağaçlı günler diliyorum.
Herkes sıcaklardan dert yanıyor, peki nerelerde yanlış deyip de ne kadar zarar verdiğimizi düşünüyor muyuz? Yolda giderken, sigarasının izmaritini fırlatarak binlerce hektarlık yeşil zenginliğimizi; oksijen kaynağımızı yaktıklarını düşünüyorlar mı? Yazık değil mi, onca emekle yetiştirilen ağaçlar bir iki saat içinde kül olsun. Ağaçlarımız yandıkça, işte bizlerde böyle yanıyoruz! Aslında yananlar ağaç değil, bizim canlarımız!
Çevreci anlayışa insanlar neden bu kadar duyarsız kalıyor? Bahçemizde bir iki ağaç görmeyi neden istemiyoruz? Haftada bir iki defa ağacı sulamayı neden çok büyük bir yük olarak görüyoruz? Bir hata yapıyoruz ve sürekli bunun devamını getirerek daha da büyümesine sebep oluyoruz. Birçok yerde olduğu gibi Malatya’mızda da su sıkıntısı var. Eğer bizler aklımızı başımıza almaz da, sürekli olarak çevreye zarar verirsek, gereksiz gereksiz araçları kullanarak zararlı gazların atmosfere karışmasına seyirci kalırsak, yollarda giderken fütursuzca sigaramızın izmaritini atarsak, daha çok yanacağız!
Klima yok mu kardeşim, al bir tane serinle! Klima neyle çalışacak? Elektrikle, barajda su yok! Elektrik nasıl üretilecek? Elektronik eşyalar da bir noktadan sonra bizi yarı yolda bırakabilir. Bunu unutmamak lazım… Sonuçta elektrikle çalışıyorlar ve enerji alamadıkları takdirde bizlere hizmet sunamazlar!
Çok şükür, elektriğimiz var şimdi ama böyle devam edersek, elektrik ve su diye bir şey kalmayacak; gelecek nesil yeşilin ne olduğunu göremeyecek. Ağacın ne olduğunu bilmeyecek, farkında mısınız yeşil alanlarımız gün be gün azalıyor. Birileri bu yeşil alanlara beton yığınlarını kat kat yükseltirken de, bunu marifet zannediyorlar!
Biraz durup düşünsek, içinde bulunduğumuz bu kötü koşulların asıl sorumlusunun kim olduğunu öğrenmek hiç de zor değil! İnsan! İnsan ki, aklıyla çağ kapatıp; çağ açarken, dünyadaki düzeni de altüst etmeyi başarıyor! Farkında olmadan ya da farkında olarak kendi sonumuzu hazırlıyoruz.
Bilmem ne zirvesi bir araya gelmişte, dünyadaki liderler toplanmış ve atmosfere zarar veren gazların %50 oranında azaltılmasına karar verilmiş. Ne büyük lütuf! Bunun için de teşekkür etmek gerekir, neyse ki azaltma kararı almışlar! Be ahmak adam, susuz kaldığın zaman, oksijensiz kaldığın zaman para mı sana su ve oksijen verecek?
Bazı konularda aklımızı en iyi şekilde kullanırken, yaşadığımız dünyayı güzelleştirmek ve iyileştirmek adına neden bir şeyler yapmıyoruz? Sadece günümüzü kurtarmanın mantığıyla hareket ederek, nereye kadar varabiliriz ki? Bugünün yarını yok mu? Hadi yarını da atlattık, bir sonraki günü yok mu? Böyle atlatarak nereye kadar varabiliriz ki? Yolun sonu çıkmaz sokak! Bunu görebilecek ve hissedecek kadar aklımız yok mu?
İlle de birilerinin meydana çıkıp, “Ciğerlerimiz Yanıyor!” demesi mi lazım? Her gün bir bakıyoruz, ciğerlerimizden biri yanıp kül oluyor… İnsaf ya, bir yerlere otel yapmak için yoksa sabotaj mı yapılıyor? Kardeşim; oteli kurduğun zaman, kazanacağın para bir gün oksijeni, suyu almaya yetecek mi dersin?
Bütün dünya devletlerinin bir araya gelerek, bu konuda ciddi projeler üretmeleri gerekiyor. Onlar akıllarına bunu getirene kadar (!) da bizler aklımıza hemen getirip bir şeyler yapmalıyız. Mecbur kalmadıkça aracımızla trafiğe çıkmamalıyız. Arkadaşlara, ailelerle birlikte ağaçlandırma çalışmaları yapmalıyız. Etrafımızdaki insanları çevre bakımı ve temizliği konusunda; ağaçların korunması konusunda bilinçlendirmeliyiz.
En önemlisi, sigara içiyorsunuz bari söndürmeden atmayın diye uyarmamız lazım. Güzel kardeşim, hadi kendi ciğerine zarar veriyorsun, milyarlarca insanın soluduğu oksijeni yakmanın ne anlamı var? Ormanlarımızdan ne istiyorsun?
Siz ne kadar içtiğim bir sigaradan ne olacak deseniz de, bunun bir yıl boyunca hesabını yaptığınız da o dumanın içinde boğulursunuz!
Dışarıda ne kadar sıcak olduğunu hissedemeyen varsa, oturduğu yerden kalkıp bir dışarıyı dolaşsın derim! Belki aklı başına gelir!
Bol oksijenli ve ağaçlı günler diliyorum.
21 Temmuz 2008
Oyunda Son Nokta…
Geçtiğimiz hafta, okuduğum bir haberde; “Oyun oynayan bir baba, oyunu kaybetmesine neden olan bebeğini öldürdü!” yazıyordu.
Hani insanın içi bazen dertlerle dolu olur ya, bunu okurken aynen o duruma düştüm. İçim daraldı, nefesim kesildi. Yazıklar olsun, dedim. Bu olay, bir başka ülkede gerçekleşse de; adına insan denilen bir mahlûk yapıyor. Sebebi de neymiş biliyor musunuz? Oyun oynarken, yavrucağız babasına dokunmuş ve bundan dolayı baba(!), oyunu kaybetmiş; bunun üzerine bebeği tekmeleyerek, oyuna devam etmiş ve yavrucağız oracıkta ölmüş…
Sağlık görevlileri, eğer çocuk yetiştirilseydi, yaşayabilirdi açıklamasını yapmışlar. Allah aşkına söyler misiniz, ben bu olay üzerine ne diyeyim? Bu olay için sadece yazıklar olsun diyorum, o yavruya o acıları çektirenlere yazıklar olsun, insanlığından çıkarak; hayvan bile diyemeyeceğimiz, ne olduğu meçhul bir varlığa dönüştükleri için yazıklar olsun diyorum.
İrademizi hiç kontrol edemiyor muyuz? Eğer irademizi kontrol edemiyorsak, bize insan denilebilir mi? İnsanlar akıllarıyla hareket ederler, olaylar onları yönlendirmemeli; insanlar olayları yönlendirilmelidir. İnsanlar birer kukla ya da robot değildir.
Bebeklerin gülüşlerinin insanları mutlu ettiğine dair bir araştırma açıklanırken, diğer taraftan birileri o gülüşleri yok ediyorlar. Güzel Türkiye’mde de maalesef buna benzer olaylar olmakta, her ne kadar bir oyunun sonucunda olmasa bile, yapılan her şey bir oyun değil mi? Yaşam bir oyun değil mi? Oyunu kuralına göre oynamak zorundasınız. Yoksa kaydeder ve devre dışı kalırsınız. Bu oyun kuralları da asla acımasız değildir, başkalarına zarar verecek maddeleri içinde barındırmaz. Ama oyunun kurallarını yorumlayan kişiler, yanlış yorumlamaları sonucunda tehlike çanlarını çalmaya başlarlar. Toplumda huzur ve mutluluk diye bir şey bırakmazlar.
Günümüzde aile içi iletişimi çok fazla ihmal ettiğimizden dolayı, iletişim kopuklukları meydana gelmektedir. Bunun neticesinde de vurdumduymaz bir ebeveyn ortaya çıkmaktadır. Bir anlık nefislerine yenilerek, dünyaya çocuk getiren bu kişiler; henüz sorumluluklarının farkında değiller. Gelen bu melek yüzlü yavruyu da kendilerine ayak bağı olarak görmekte ve bu ayak bağından kurtulmaları gerektiğini düşünüyorlar. Kendilerini de uçuruma sürüklediklerinin farkında değiller!
Çocuklar bizim gelecekteki dehalarımızdır, onlar bizim gözbebeklerimiz; sevincimizin kaynağıdır. Yoğun meşgale dünyasında, bir an durup da bizi neşelendiren müthiş sevecen küçük ama düşünceleri büyük insanlardır!
Bunu anlayamıyor ve bunun önemini kavrayarak, oyun ile bu sorumluluk arasındaki bağı fark edemiyorsak; bir defa daha yazıklar olsun bize. Artık bu tür haberleri okumak istemiyorum; çocukların ölüm haberlerini istemiyorum. İnsan görmek istiyorum karşımda, insan görünümlü, vahşi yaratıklar değil!
Bir taraftan güzel şeyler başarmaya çalışırken, birilerin bu güzel çalışmaları altüst etmesine izin vermemeliyiz. Evlenen çiftler, evliliği sadece yuva kurup hayatı devam ettirmekten ibaret görmemelidir. Huzuru ve mutluluğu katlayarak devam ettirecek kutsal bir yuva olarak görmelidirler.
Bunun bilincinde olarak hareket etmeli ve sorumluluklarımızı en iyi şekilde bilmemiz gerekir. İnsanın nefsi arzuları olabilir, bu normaldir. Ama önemli olan, ölçüleri zorlamamaktır. Ölçüler bozulduğu zaman düzen bozulur. Toplumda güven kalmaz, huzur kaçar gider. Daha sonra yakalayın, yakalayabilirseniz…
Hedefi olmayan gemi, batmaya ve kaybolmaya mahkûmdur!
Hani insanın içi bazen dertlerle dolu olur ya, bunu okurken aynen o duruma düştüm. İçim daraldı, nefesim kesildi. Yazıklar olsun, dedim. Bu olay, bir başka ülkede gerçekleşse de; adına insan denilen bir mahlûk yapıyor. Sebebi de neymiş biliyor musunuz? Oyun oynarken, yavrucağız babasına dokunmuş ve bundan dolayı baba(!), oyunu kaybetmiş; bunun üzerine bebeği tekmeleyerek, oyuna devam etmiş ve yavrucağız oracıkta ölmüş…
Sağlık görevlileri, eğer çocuk yetiştirilseydi, yaşayabilirdi açıklamasını yapmışlar. Allah aşkına söyler misiniz, ben bu olay üzerine ne diyeyim? Bu olay için sadece yazıklar olsun diyorum, o yavruya o acıları çektirenlere yazıklar olsun, insanlığından çıkarak; hayvan bile diyemeyeceğimiz, ne olduğu meçhul bir varlığa dönüştükleri için yazıklar olsun diyorum.
İrademizi hiç kontrol edemiyor muyuz? Eğer irademizi kontrol edemiyorsak, bize insan denilebilir mi? İnsanlar akıllarıyla hareket ederler, olaylar onları yönlendirmemeli; insanlar olayları yönlendirilmelidir. İnsanlar birer kukla ya da robot değildir.
Bebeklerin gülüşlerinin insanları mutlu ettiğine dair bir araştırma açıklanırken, diğer taraftan birileri o gülüşleri yok ediyorlar. Güzel Türkiye’mde de maalesef buna benzer olaylar olmakta, her ne kadar bir oyunun sonucunda olmasa bile, yapılan her şey bir oyun değil mi? Yaşam bir oyun değil mi? Oyunu kuralına göre oynamak zorundasınız. Yoksa kaydeder ve devre dışı kalırsınız. Bu oyun kuralları da asla acımasız değildir, başkalarına zarar verecek maddeleri içinde barındırmaz. Ama oyunun kurallarını yorumlayan kişiler, yanlış yorumlamaları sonucunda tehlike çanlarını çalmaya başlarlar. Toplumda huzur ve mutluluk diye bir şey bırakmazlar.
Günümüzde aile içi iletişimi çok fazla ihmal ettiğimizden dolayı, iletişim kopuklukları meydana gelmektedir. Bunun neticesinde de vurdumduymaz bir ebeveyn ortaya çıkmaktadır. Bir anlık nefislerine yenilerek, dünyaya çocuk getiren bu kişiler; henüz sorumluluklarının farkında değiller. Gelen bu melek yüzlü yavruyu da kendilerine ayak bağı olarak görmekte ve bu ayak bağından kurtulmaları gerektiğini düşünüyorlar. Kendilerini de uçuruma sürüklediklerinin farkında değiller!
Çocuklar bizim gelecekteki dehalarımızdır, onlar bizim gözbebeklerimiz; sevincimizin kaynağıdır. Yoğun meşgale dünyasında, bir an durup da bizi neşelendiren müthiş sevecen küçük ama düşünceleri büyük insanlardır!
Bunu anlayamıyor ve bunun önemini kavrayarak, oyun ile bu sorumluluk arasındaki bağı fark edemiyorsak; bir defa daha yazıklar olsun bize. Artık bu tür haberleri okumak istemiyorum; çocukların ölüm haberlerini istemiyorum. İnsan görmek istiyorum karşımda, insan görünümlü, vahşi yaratıklar değil!
Bir taraftan güzel şeyler başarmaya çalışırken, birilerin bu güzel çalışmaları altüst etmesine izin vermemeliyiz. Evlenen çiftler, evliliği sadece yuva kurup hayatı devam ettirmekten ibaret görmemelidir. Huzuru ve mutluluğu katlayarak devam ettirecek kutsal bir yuva olarak görmelidirler.
Bunun bilincinde olarak hareket etmeli ve sorumluluklarımızı en iyi şekilde bilmemiz gerekir. İnsanın nefsi arzuları olabilir, bu normaldir. Ama önemli olan, ölçüleri zorlamamaktır. Ölçüler bozulduğu zaman düzen bozulur. Toplumda güven kalmaz, huzur kaçar gider. Daha sonra yakalayın, yakalayabilirseniz…
Hedefi olmayan gemi, batmaya ve kaybolmaya mahkûmdur!
07 Temmuz 2008
Şimdilerde Evlenenler...
Yaz ayı olması münasebetiyle birçok insan bu zamanlarda evlenirler. Yuvalarını kurarak, bu hayatı beraberce devam ettirmenin temelini atarlar. Hep iyi dilekler vardır dillerde... Herkesin ortak bir temennisi mutlu olmaları...
Özellikle anne ve baba yok mu? Oğulları ya da kızları artık kendilerinden ayrılıyor. Kuş büyüdü ve yuvadan uçma zamanı geldi. Ama anne yüreği işte, ister istemez üzülüveriyor. Bunca zaman birlikte oturuyorlardı, birden ayrılıp gitmeleri kendilerini çok üzüyor olsa gerek. Bundan sonra da onların bizzat dizlerinin yanında olmayacağını düşünerek daha bir hüzünleniyorlar. Ama her zaman onlar ailelerini bırakmayacaklardır.
Neden evlenilir sorusuna cevap bulmaya çalışayım. Kendi evlilik hakkındaki düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Katılanlar olabilir, katılmayanlar olabilir.
Evlilik, sadece hayat boyu sürecek bir birliktelik anlamına gelmez. Eve gel, işe git. Çoğal, bulaşık, çamaşır yıka, soba kur, odunları, kömürleri taşı... Bunlar hayatın olmazsa olmazları! Ama bunun için evlenilmez, evlilik düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz ve güzel hayallerimize destek için daima yanımızda olduğunu hissettiren bir insanın olması için vardır.
Üzülerek söylemek isterim ki, çevremde gördüğüm yeni çiftlerin bir kısmında o heyecanı göremiyorum. Sadece evlenip, çoğalıp ve olması gerekenden başka bir aktivite gözlerinde göremiyorum. Oysa bunlar bir zaman sonra insanı sıkacaktır. Karşılıklı iletişim çok önemlidir. Bir ömür boyu asla bitmek ve tükenmek bilmeyen bir sohbet zamanları olmalıdır. Ancak o zaman aşk dedikleri şey bitmez. Hani derler ya, aşk bitti; sevgi bitti ayrılıyoruz! Bu sevgiyi ya da aşkı bitiren nedir diye sorgulamaz insan.
Ben bunları hiç yaşamadım ama tahmin edebiliyorum. İnsanlar her yazdığı şeyi mutlaka yaşamak ve içinde olmak zorunda değildir. Bir kazazedenin çektiği ızdırabı kelimelere dökmek için onun gibi kazaya uğramak gerekmez. Eğer böyle olursa sanırım dünyada insan kalmazdı.
Yapacak çok şey var. Türlü türlü aktiviteler var. Sadece gündelik yaşamdaki olağan işler arasında kendimizi sıkmamamız gerekir. Mesela bir arkadaşım, kütüphaneden bir kitap almış ve bakmış ki, kitabın sayfaları dağılmış; kapak meydanda yok gibi... Hemen bir matbaaya giderek, bunu bir güzel ciltletmiş ve kütüphaneye tekrar vermiş. Tabii ki görevli adam da, “Bu bizim kitap mı?” diye şaşkınlığını dile getirmiş.
Bazen de bu tür aktiviteler için maddi imkânların kıtlığından şikâyet edilir. Doğrudur çünkü gerçekten de bir yuvayı kurmak ve onu devam ettirmek kolay bir iş değildir. Ama imkânsız da değildir. O yüzden öncelikle eşler kendileri birbirlerine tam güvenmeli ve her konuda birbirlerinin destekleyicisi olmalılar. Ancak bu şekilde sıkıntıları göğüsleyebilir ve onlarla baş edebilirler.
Sadece olağan işlerle uğraşarak evliliğini devam ettirenlerde bir huzursuzluk başlar. Eğer bunun kaynağı sağlam bir şekilde tespit edilmezse, yuvada çatırtı sesleri gelebilir. Bu da hoş değildir.
Tabii diyeceksiniz ki, uzaktan davulun sesi hoş geliyor. Haklısınız, bizzat içinde olmadan anlamak zor olabilir ama anlayabiliyorum. Ne olursa olsun, mutlaka yapacak bir şeylerin olduğunu biliyorum. Eğer sabır ve sebat ile hareket edildiği takdirde karşımızda hiçbir engel duramayacaktır.
Şimdilerde evlenenler, lütfen birbirinizin düşüncelerini sevin. Bunun dışına çıktığınız takdirde sıkıntılar olabilir. Bu da herkesi üzer. Özellikle toplumu üzer. Çünkü toplumun yapı taşı ailedir. Aile kavramının ortadan kaybolması ya da zarara uğraması toplumun zarara uğraması anlamına gelmektedir.
Şimdilerde evlenenlere ve daha önceden de evlenenlere; ömür boyu mutluluklar diliyorum.
Özellikle anne ve baba yok mu? Oğulları ya da kızları artık kendilerinden ayrılıyor. Kuş büyüdü ve yuvadan uçma zamanı geldi. Ama anne yüreği işte, ister istemez üzülüveriyor. Bunca zaman birlikte oturuyorlardı, birden ayrılıp gitmeleri kendilerini çok üzüyor olsa gerek. Bundan sonra da onların bizzat dizlerinin yanında olmayacağını düşünerek daha bir hüzünleniyorlar. Ama her zaman onlar ailelerini bırakmayacaklardır.
Neden evlenilir sorusuna cevap bulmaya çalışayım. Kendi evlilik hakkındaki düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Katılanlar olabilir, katılmayanlar olabilir.
Evlilik, sadece hayat boyu sürecek bir birliktelik anlamına gelmez. Eve gel, işe git. Çoğal, bulaşık, çamaşır yıka, soba kur, odunları, kömürleri taşı... Bunlar hayatın olmazsa olmazları! Ama bunun için evlenilmez, evlilik düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz ve güzel hayallerimize destek için daima yanımızda olduğunu hissettiren bir insanın olması için vardır.
Üzülerek söylemek isterim ki, çevremde gördüğüm yeni çiftlerin bir kısmında o heyecanı göremiyorum. Sadece evlenip, çoğalıp ve olması gerekenden başka bir aktivite gözlerinde göremiyorum. Oysa bunlar bir zaman sonra insanı sıkacaktır. Karşılıklı iletişim çok önemlidir. Bir ömür boyu asla bitmek ve tükenmek bilmeyen bir sohbet zamanları olmalıdır. Ancak o zaman aşk dedikleri şey bitmez. Hani derler ya, aşk bitti; sevgi bitti ayrılıyoruz! Bu sevgiyi ya da aşkı bitiren nedir diye sorgulamaz insan.
Ben bunları hiç yaşamadım ama tahmin edebiliyorum. İnsanlar her yazdığı şeyi mutlaka yaşamak ve içinde olmak zorunda değildir. Bir kazazedenin çektiği ızdırabı kelimelere dökmek için onun gibi kazaya uğramak gerekmez. Eğer böyle olursa sanırım dünyada insan kalmazdı.
Yapacak çok şey var. Türlü türlü aktiviteler var. Sadece gündelik yaşamdaki olağan işler arasında kendimizi sıkmamamız gerekir. Mesela bir arkadaşım, kütüphaneden bir kitap almış ve bakmış ki, kitabın sayfaları dağılmış; kapak meydanda yok gibi... Hemen bir matbaaya giderek, bunu bir güzel ciltletmiş ve kütüphaneye tekrar vermiş. Tabii ki görevli adam da, “Bu bizim kitap mı?” diye şaşkınlığını dile getirmiş.
Bazen de bu tür aktiviteler için maddi imkânların kıtlığından şikâyet edilir. Doğrudur çünkü gerçekten de bir yuvayı kurmak ve onu devam ettirmek kolay bir iş değildir. Ama imkânsız da değildir. O yüzden öncelikle eşler kendileri birbirlerine tam güvenmeli ve her konuda birbirlerinin destekleyicisi olmalılar. Ancak bu şekilde sıkıntıları göğüsleyebilir ve onlarla baş edebilirler.
Sadece olağan işlerle uğraşarak evliliğini devam ettirenlerde bir huzursuzluk başlar. Eğer bunun kaynağı sağlam bir şekilde tespit edilmezse, yuvada çatırtı sesleri gelebilir. Bu da hoş değildir.
Tabii diyeceksiniz ki, uzaktan davulun sesi hoş geliyor. Haklısınız, bizzat içinde olmadan anlamak zor olabilir ama anlayabiliyorum. Ne olursa olsun, mutlaka yapacak bir şeylerin olduğunu biliyorum. Eğer sabır ve sebat ile hareket edildiği takdirde karşımızda hiçbir engel duramayacaktır.
Şimdilerde evlenenler, lütfen birbirinizin düşüncelerini sevin. Bunun dışına çıktığınız takdirde sıkıntılar olabilir. Bu da herkesi üzer. Özellikle toplumu üzer. Çünkü toplumun yapı taşı ailedir. Aile kavramının ortadan kaybolması ya da zarara uğraması toplumun zarara uğraması anlamına gelmektedir.
Şimdilerde evlenenlere ve daha önceden de evlenenlere; ömür boyu mutluluklar diliyorum.
01 Temmuz 2008
Bir Yaz Günü…
Temmuz sıcakları geldi çattı… Bu sıcakta ne yazarım diye kara kara düşünüyorum. Hoş havada bulutta yok ki, kara kara düşüneyim…
Şaka bir yana bu bir mektup olsun dedim, sonuçta mektup da bir edebi türdür. Önemli olan kendimizi karşımızdaki insana anlatabilmek ve bunu en iyi şekilde gerçekleştirebilmek… Bunu bir de edebi türleri kullanarak, yazıya döktük mü sanırım biraz daha iyiye doğru gider.
Yaz sıcakları dedim, hakikaten boğucu bir sıcak var. Otobüsle bir yere gidersiniz, otobüs yolcu indirmek için ya da almak için durdu mu; yine sıcaktan insanlar kavruluyor! Eğer önlem almazsak ve binlerce hektarlık ormanlarımız yanmaya devam ederse, varın sonucu siz düşünün! Yolda seyahat ederken; bir eli direksiyonda, bir eli sigarası ile camda araç sürenler, o sigaralarını alıp bir yerlere fırlatıveriyorlar ya! Be insan, sen kendi ciğerine ne diye sigara atıyorsun diye sormak lazım! Anlayana tabii…
Gerçi burada bizi anlamayanlar olmaz da… Burada yayınevlerine de bir çağrı, kitap bastıktan sonra mutlaka fidanlar dikiniz. Okurlarınızı toplayarak, ağaçlandırma kampanyaları düzenleyerek, hep birlikte çölleşmeye meyilli cennet mekân ülkemi ağaçlandıralım…
Başka bir Türkiye yok! Başka bir gönüllü de yok. Biz gönüllü olmak durumundayız.
Bu mektubu yazmaya başladığımda aklımda net bir konu yoktu. Ama kalemi tutayım gerisi gelir dedim. Hoş kalem de yok ya! Artık klavye var… Her ne kadar klavye olsa da zaman zaman yazma egzersizleri yapmak lazım. Bazen dilekçe ya da kâğıda yazı yazmak zorunda kalırsanız, okunaksız bir biçimde yazarsanız, okuma yazma bildiğinizden şüphelenebilirler. Yazım o kadar iyi değildir ama herkes okuyabilir. Ama şu hattatlar yok mu? Bayılıyorum onlara, bir isimlerini yazıyorlar, onu nasıl yaptıklarını anlayamıyorsunuz. Biz zar zor bir doğruyu çizemiyoruz…
Azmetmek ve sevmek gerekiyor. Bunun ikisi olursa, başaramayacağımız. Fethedemeyeceğimiz İstanbul yoktur! Dünyanın her yerinde keşfedilmeyi bekleyen yerler var. Hatta teknolojide son nokta olarak bilinen Japonya bile yeni kâşifleri beklemekte! Yani zaman ne olursa olsun, mutlaka çağ kapatıp çağ açan birini arıyorsunuz…
Konu bulamadık dedik ya… Aslında birkaç konu buldum ama dergiye ve başka bir site için hazırladım. www.sanatalemi.net adlı sitede inşallah kısa bir süre sonra yazılarım yayınlanacak ve birçok kişiye böylece seslenmiş olacağım.
Aynı zamanda Genç Gelişim ve Genç Öğrenci adlı dergilerde yazılarım yayınlanıyor. Bu dergiler aracılığıyla da birçok kitleye ulaşabiliyorum.
Bu sitemi de unutmamak lazım, okuyucularımla köprü kurabildiğim yegâne yer burası… İstediğim an, hemen yazıveriyorum ve herkes istediğinde okuyabiliyor.
Kimileri yazılanları beğendiklerini söylerken, seviniyorum. Sevmediklerini söyleyenler olunca da, suratımı asıp durmuyorum tabii… Sevmek nasıl bir duyguysa, sevmemek de duygudur. Saygı duymak lazım. Yoksa insan olmanın ne anlamı kalır değil mi?
Yazar M. Nuri YARDIM hocamıza çok teşekkür ederim. Sanatalemi.net’in kapılarını açarak binlerce insana seslenebilmeme fırsat verdikleri için…
Ayrıca zaman zaman genç yazar adaylarıyla ve genç yazarlarla hatta üstatlarla sohbetler ediyoruz. Gerçekten çok enfes bir sohbet oluyor doğrusu… Ortak bir noktada buluşmak insanı mutlu ediyor olsa gerek! Farklı düşünceler olsa bile, hepsinin buluşma noktası yazmak! Çeşit çeşit birçok konuda yazmak…
Görüşmek üzere, sağlıcakla kalınız.
Şaka bir yana bu bir mektup olsun dedim, sonuçta mektup da bir edebi türdür. Önemli olan kendimizi karşımızdaki insana anlatabilmek ve bunu en iyi şekilde gerçekleştirebilmek… Bunu bir de edebi türleri kullanarak, yazıya döktük mü sanırım biraz daha iyiye doğru gider.
Yaz sıcakları dedim, hakikaten boğucu bir sıcak var. Otobüsle bir yere gidersiniz, otobüs yolcu indirmek için ya da almak için durdu mu; yine sıcaktan insanlar kavruluyor! Eğer önlem almazsak ve binlerce hektarlık ormanlarımız yanmaya devam ederse, varın sonucu siz düşünün! Yolda seyahat ederken; bir eli direksiyonda, bir eli sigarası ile camda araç sürenler, o sigaralarını alıp bir yerlere fırlatıveriyorlar ya! Be insan, sen kendi ciğerine ne diye sigara atıyorsun diye sormak lazım! Anlayana tabii…
Gerçi burada bizi anlamayanlar olmaz da… Burada yayınevlerine de bir çağrı, kitap bastıktan sonra mutlaka fidanlar dikiniz. Okurlarınızı toplayarak, ağaçlandırma kampanyaları düzenleyerek, hep birlikte çölleşmeye meyilli cennet mekân ülkemi ağaçlandıralım…
Başka bir Türkiye yok! Başka bir gönüllü de yok. Biz gönüllü olmak durumundayız.
Bu mektubu yazmaya başladığımda aklımda net bir konu yoktu. Ama kalemi tutayım gerisi gelir dedim. Hoş kalem de yok ya! Artık klavye var… Her ne kadar klavye olsa da zaman zaman yazma egzersizleri yapmak lazım. Bazen dilekçe ya da kâğıda yazı yazmak zorunda kalırsanız, okunaksız bir biçimde yazarsanız, okuma yazma bildiğinizden şüphelenebilirler. Yazım o kadar iyi değildir ama herkes okuyabilir. Ama şu hattatlar yok mu? Bayılıyorum onlara, bir isimlerini yazıyorlar, onu nasıl yaptıklarını anlayamıyorsunuz. Biz zar zor bir doğruyu çizemiyoruz…
Azmetmek ve sevmek gerekiyor. Bunun ikisi olursa, başaramayacağımız. Fethedemeyeceğimiz İstanbul yoktur! Dünyanın her yerinde keşfedilmeyi bekleyen yerler var. Hatta teknolojide son nokta olarak bilinen Japonya bile yeni kâşifleri beklemekte! Yani zaman ne olursa olsun, mutlaka çağ kapatıp çağ açan birini arıyorsunuz…
Konu bulamadık dedik ya… Aslında birkaç konu buldum ama dergiye ve başka bir site için hazırladım. www.sanatalemi.net adlı sitede inşallah kısa bir süre sonra yazılarım yayınlanacak ve birçok kişiye böylece seslenmiş olacağım.
Aynı zamanda Genç Gelişim ve Genç Öğrenci adlı dergilerde yazılarım yayınlanıyor. Bu dergiler aracılığıyla da birçok kitleye ulaşabiliyorum.
Bu sitemi de unutmamak lazım, okuyucularımla köprü kurabildiğim yegâne yer burası… İstediğim an, hemen yazıveriyorum ve herkes istediğinde okuyabiliyor.
Kimileri yazılanları beğendiklerini söylerken, seviniyorum. Sevmediklerini söyleyenler olunca da, suratımı asıp durmuyorum tabii… Sevmek nasıl bir duyguysa, sevmemek de duygudur. Saygı duymak lazım. Yoksa insan olmanın ne anlamı kalır değil mi?
Yazar M. Nuri YARDIM hocamıza çok teşekkür ederim. Sanatalemi.net’in kapılarını açarak binlerce insana seslenebilmeme fırsat verdikleri için…
Ayrıca zaman zaman genç yazar adaylarıyla ve genç yazarlarla hatta üstatlarla sohbetler ediyoruz. Gerçekten çok enfes bir sohbet oluyor doğrusu… Ortak bir noktada buluşmak insanı mutlu ediyor olsa gerek! Farklı düşünceler olsa bile, hepsinin buluşma noktası yazmak! Çeşit çeşit birçok konuda yazmak…
Görüşmek üzere, sağlıcakla kalınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)