27 Haziran 2008

Ahmed Yüksel ÖZEMRE Aramızdan Ayrıldı...

Değerli bilim ve fikir adamı Ahmed Yüksel ÖZEMRE vefat etmiştir. http://www.ozemre.com/ daki habere göre 25 Haziran 2008 tarihinde vefat etti ve 26 Haziran 2008 tarihinde defnedildi.

Değerli bilim ve fikir adamı; aynı zamanda yazar olan ÖZEMRE’ye Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine sabırlar diliyorum.

Ahmed Yüksel ÖZEMRE’yi http://www.sanatalemi.net/ sitesini takip etmemle tanımaya yeni yeni başlamıştım. Ama onunla tanışamadan aramızdan ayrıldı.

O, eserleriyle gönlümüzde hep yaşayacak artık. Nasıl ki, Cemil MERİÇ, Ahmet Hamdi TANPINAR, Prof. Dr. Mehmet KAPLAN ve daha nicesi eserleriyle gönlümüzde taht kurduğu gibi ÖZEMRE de daima gönlümüzde yaşayacaktır.

Hayattayken eserler verenler, her zaman insanların kalbinde yer alacaklardır.

Şehitler ve yazarlar ölmez!

Ahmed Yüksel ÖZEMRE'nin Biyografisi için
tıklayınız...

22 Haziran 2008

Futbola Verilen Değer

Bu yazımdan dolayı beni çok fazla kişi eleştirebilir ancak yazımın sadece bir bölümü değil, tamamını dikkatle okuyunuz. Böyle yapmanız durumunda eleştiriler daha sağlıklı olacaktır.

Bugünlerde büyük bir futbol coşkusu var. Milli takım, dünya çapında sahalarda kendisini göstermek üzere ülke ülke dolaşıyor… Bunda başarılı da oluyor ve milyonlar bu sevinci coşkuyla karşılıyorlar. Sırf bu maçı izleyebilmek için yeni yeni büyük televizyonlar alınıyor! Sırf bu maçı izleyebilmek için bazı yapılması gereken işler askıya alınıyor!

Kimse zannetmesin ki, buna muhalefet ediyorum. Ben sağlıklı bir şekilde düşünerek olaya bakmaya çalışıyorum. Elbette ki bütün insanları tek bir noktada buluşturan bu etkinlik gayet güzel! Ama gerçekten faydalıysa güzel… Birileri bu etkinlikten dolayı zarar görüyorsa, bunun bütün insanları tekbir noktada buluşturan bir etkinlik olarak nitelemek çok zordur.

Bilimsel ve teknolojik olarak futbolun bize bir katkısı bulunmamaktadır. Üretim adına herhangi bir şey yoktur. Hizmet adına da bir şey yoktur. Futbol, sadece bir hobi olarak kalmaktadır ve stres atmak amacıyla ilgilenilmektedir. Hatta günümüzde bu adeta meslekleşmiş ve futbolculuk herkesin imrenerek baktığı bir meslek seçenekleri arasında bulunmaktadır.

Bu coşkuların dozunu kaçıran bazı insanlar, çevresindekilere zarar vermekte ve körpecik hayatları mahvetmektedirler. Ayrıca etrafta bulunan işyerlerinin ve otobüslerin camlarını indirmeyi de marifet addetmektedirler!

Bizi araştırmadan uzaklaştıran, zamanlarımızın çoğunu ekran başında maçları takip ederek, şampiyonluğa şahit olmamızı sağlayan futbolun kerameti nerededir? Bizleri dünyanın geri kalmışlığından, bilimsel ve teknolojik açıdan geri kalmışlığımızdan futbol mu kurtaracak? Belki bu savunmamla birçok insanı karşıma alacağım ama adeta kendi oluşturduğumuz futbolu, adeta tapma noktasında yüreğimizde büyüttük. Bunun heyecanıyla kalpler dayanamayıp, canlar gidiyor… Bunun mantıklı bir açıklaması yapılmalıdır. Ne için bu kadar heyecanlanılıyor da, kalp buna dayanamıyor!

Elbette, dünya çapında kabul görülen futbol müsabakalarında dereceye girmek heyecanlandırıyor, diyeceksiniz. Ancak bunun için değer mi, bunca heyecana ve kalbimize yenik düşmeye? Değer mi, gece vakti silahları ateşleyerek meraklı bakışlar arasında duran, körpecik çocukların hayatını karartmaya? Değer mi askıya aldığımız işleri ertelemeye?

Her defasında neden geri kalıyoruz diye tartışmalar yapılıyor. Üretmeyen bir toplum, düşünmeyen bir toplum geri kalmaya mahkûmdur! Yaptığı işlerle ülke yararına bir şey katmıyorsa; ülkenin bir adım öteye gitmesine yardımcı olmuyorsa; kısacası insanlara faydalı olacak bir yönü bulunmuyorsa, boşa kürek çekiyoruz demektir!

Fanatikler bana çok kızacaklar belki ama dost acı söyler. Acı da hayatın bir parçasıdır. Gerçekler gün yüzüne çıkmak için vardır. Bir zamanlar, insanlar elleriyle yaptıkları putlara tapıyordu. Şimdilerde bu farklılaştı gibi… Elbette ki dini inançlarını değiştirdiler demiyorum; ama o tapılan şey için kan dökülüyor, birileri yaralanıyor ve hatta ölüyor.

En basit kavgalar bunlarla başlıyor. Sen nasıl benim takımıma laf atarsın, diye başlayıp ve sonu hastanede biten sebebi ne olduğu belirsiz çatışmalar, tartışmalar…

Dünya kupasını kazandınız diyelim, söyler misiz ne değişiyor? Bir sonraki gün yine güneş doğudan doğuyor; batıdan batıyor. Herkes işine gücüne yine gidiyor. Yine hayatın acı gerçeğiyle baş başa kalıyoruz. Hayatta kalmak için çalışmamız gerekiyor; kendimizi ilerletebilmemiz için çalışmamız gerekiyor.

Çok sevdiğim bir arkadaşım, bir maç günü “haydi maça” dedi. Bana ne maçtan, maçın bana bir yararı olmuyorsa neden ilgileneyim? Akif’in şu dizeleri ne kadar da anlamlı:

“Sahipsiz olan bir memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan
batmayacaktır.
Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar.
Uğraş ki
telafi edecek bunca zarar var.”



Zamanımızın çok değerli olduğu bir çağa dikkat çekilmektedir. Zaman konusunda zengin değiliz ki! Yapmamız gereken o kadar çok şey varken, şuursuzca kendimizi bir oldubittiye kaptırmamalıyız. Elbette sevineceğiz ama dozunda! Elbette eğleneceğiz ama dozunda! Ölçüsünü kaçırdığınız an, ölçüyü bir daha yakalamak mucize olur…

15 Haziran 2008

Çok Okuyan mı, Yoksa Çok Gezen mi Bilir?

Bazı insanlar okumayı kendilerine prensip edinmişlerdir. Okumadıkları zaman da bulundukları ortam kendilerine zindan gibi gelir. Çünkü okumak, bir nebze huzur vermektedir kendilerine…

Hiçbir yazar, ulaşılamaz değildir. Sizler de çok iyi bir performans göstererek o yazardan daha iyi bir eser verebilirsiniz. Ama bu geçmek tabiri, bana pek de hoş gelmez. Çünkü edebiyatta yarış yoktur!

Kamuran ESEN diye bir yazarın internetteki günlüğünü okurken, okul anılarına gözüm ilişti. Okul zamanında; “Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi bilir?” konulu bir münazara düzenlemişler. Tabii iki grup olduklarından dolayı, bir grubun konuyu seçmesi gerekiyor. Kura çekilmiş ve konular belirlenmiş. Kamuran ESEN, bol bol dua ediyormuş; “Çok Okuyanı”, savunanların kendileri olması için… Ama konu olarak “Çok Gezen Bilir” fikrini savunmak düşmüş kendilerine…

Günlerce araştırma yapmışlar, ama bir bakmışlar ki, hep okuma ilgili güzel sözler ve kitaplar var. Bunları görünce de münazarayı kazanmak, kendileri için zor gibi görünmeye başlamış. Münazara zamanı gelince her iki grupta başlamış düşüncelerini söylemeye… Karşı taraf okumanın güzelliklerinden bahsederek, okumanın insana çok şey öğrettiğini savunmuş. Kamuran ESEN de kendi grubunun sözcüsü olarak, “Edison ampulü okuyarak mı buldu? Christof Kolomb Amerika’yı okuyarak mı keşfetti?” vb. gibi sorularla gezenlerin de çok önemli buluşlara imza attıklarını söylemişler. Tabii buna benzer birçok örnek vermişler. Kısacası dertlerini en iyi şekilde anlatabilmişler.

Kazanan da “Çok gezen bilir” fikrini savunan grup olmuş! Bunu en iyi şekilde anlatımlarına ve verdiklerini anlamlı örneklere borçludurlar hiç şüphesiz… Ve yazar ekliyor, “Ama ben bütün bunları okuyarak öğrendim!”

Yaşanmış güzel ve anlamlı bir anıdan hareketle, okumanın daha çok şey öğrettiğine emin olabiliriz. Çünkü ne ömrümüz ne de imkânlarımız koskoca, dünyayı keşfetmemize olanak tanımaz. Ama birçok araştırmacı; kendi alanlarıyla ilgili yayınları bizlere sunarak, dünyada birçok konu hakkında bilgi edinmemize yardımcı olmaktadırlar. Bunlardan istifade edebilmek için de mutlaka bunları okumamız gerekmektedir.

Evliya Çelebi, bir seyyah idi. Bu seyahatlerinin sonucunda da “Seyahatname” adlı eseri kütüphanelerimize kazandırılmıştır. Elbette ünlü seyyah birçok şeyi bizzat yerinde gördü ve yaşadı. Ama daha birçok şeyi göremediği de apaçık ortadadır. Bugün birçok yazara baktığımızda, başarılarını “çok okumaya borçlu olduklarını” ifade ettiklerini duyuyor/görüyoruz. Sürekli okumalarımız, sürekli araştırmalarımız bir gün meyvesini veriyor ve ortaya bambaşka lezzetlerden oluşan eserler, Türk Edebiyat Dünyasına “Merhaba!” demek üzere raflarda yerini alıyor. İşte bu zenginlik sonucunda bilgiye ulaşmak, çok daha kolay oluyor ve okudukça insanlığımızı yakalıyoruz. İnsan olmanın ne kadar güzel bir fazilet olduğunu kavrayabiliyoruz.
Bundan hareketle, daha güzel eserler vermeye çalışıyor ve bu yolda gayretlerimizi esirgemiyoruz. Böyle de olması gerekir!

Bugün internet teknolojisi sayesinde Türkiye’de birçok yeri görebiliyor ve bu yerler hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Hatta daha da ileri giderek; tüm dünyayı görebiliyor ve bunlar hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Ama bu, kitaba olan gereksinimi ortadan kaldıracak güçte değildir.

İnternet ortamındaki bu bilgilerin, yüzlerce internet sitesinde olduğunu görebiliyoruz. Bu bilgiler hakkında herhangi bir kaynak belirtilmediğinden dolayı da doğruluğundan emin olamıyoruz. Kısacası adeta bir bilgi çöplüğüne dönmüş bir durum karşımıza çıkıyor. Bu da demek oluyor ki, gerek görsel medya ve gerekse bilişim teknolojileri, kitaba olan gereksinimin yerini alamayacaklardır.

Ama görsel medya ve bilişim teknolojilerinin kitaba olan talebi azalttığını söylemek mümkün. Ben inanıyorum ki, bir süre sonra bu bilgilerin doğruluğundan şüphe eden insanlar; kaynak yönünden daha sağlam temellere dayanan eserlerden faydalanarak bilgi dünyasını zenginleştireceklerdir.

Sağlıcakla kalınız…

13 Haziran 2008

Sessizliğin Gölgesinde – Dr. Taner AKMAN

Daha önce Dr. Taner AKMAN, “Ben Büyüyünce Doktor Olmıycam” adlı kitabını yazmıştı. Bu yıl da “Sessizliğin Gölgesinde – Ben Büyüyünce Doktor Olmıycam 2” adlı kitabını kaleme almış.

Yazar, kendi hayat hikâyesini anılarla işlemiş bu kitaplarda… İkinci kitabında okulu bitirdikten sonraki mecburi hizmet yıllarında yaşadıklarını anlatmış. Şu meşgale dünyasında biraz da farklı şeyler okuyayım derseniz, bu kitabı tavsiye ederim. Hem de doktorların eğitim hayatını ve mesleğe atılmalarındaki yaşadıkları sıkıntıları öğrenmiş olursunuz… Dr. Taner AKMAN, eğer doktor olmasaydı, bilgisayar mühendisi olabileceğini kitabında da yazmış.

Mecburi hizmetini bir köyde yapmak ve oturduğu yere binlerce kilometre uzaklıkta bir yerde yapmak; kendisi için çok zor olduğunu yazıyor. Zaten kim olursa olsun, şehir yaşamına alışmış iken köy hayatına adapte olmak kolay değildir.

Ben de Haziran ayı içerisindeki yazımda buna benzer bir anımı siz değerli okuyucularıma sundum. Okumayanların okumasını dilerim.

Bu kitabı okurken zaman zaman acizliğin hangi boyutlarda olduğuna şahit olacaksınız ve acizlik içinde hiçbir şey yapamamanın acısını bir nebze hissedeceksiniz.

Bunun yanında zaman zaman trajikomik olaylar da yok değil, mesela Dr. AKMAN; bir “vosvos” araç alır. Genelde kaplumbağa şeklinde tabir edilen araçlardan… Bu araçların motorları ön kısımda değil, arka kısımdadır. Ön kısım da bagaj olarak kullanılır. Tabii bunu doğunun en ücra köşesindeki insan nereden bilecek? Dr. Taner AKMAN’ın bu arabası bozulur ve tamirciye götürür. AKMAN bu aracı yeni almıştır ve tamirci motora bakmak için kapağı açtığında aynen, “abi seni kazıklamışlar, bu arabanın motoru yok!” der… AKMAN’da bu trajikomik olayı devam ettirerek, “olur mu öyle şey iyice bak belki başka bir yerdedir” der. Ben bu satırları okurken çok güldüm doğrusu…

Bazı yazarlar anılarını yazarak, diğer insanlara tecrübelerini ve acı tatlı yaşamlarını aktarırlar. Böylece bazı konularda insanların bilgi edinmesini sağlamış olurlar. Çünkü okuyabilirsek, her insan apayrı bir romandır!

Kitapta yazım hataları zaman zaman olmuştur. Hatta çok üzerinde durduğum “Türkçe içerisinde yabancı kelime kullanmama ilkesi” de ihlal edilmiştir. Tabii bunlar muhtemelen dikkatlerden kaçmıştır. En usta yazarın bile zaman zaman hataları olabilmekte. Bir kitap yazıldığında sürekli tahsislerden geçerek, yayına hazırlanmaktadır. Taner AKMAN doktor olması münasebetiyle zaman zaman mesleki terimler kullanmıştır. Buna bir şey demiyorum çünkü özel isime giriyor ama günlük olayları anlatırken bir iki tane kelime göze çarpıyor. Bunu da diğer baskılarda telafi edeceklerdir diye düşünüyorum.

Mesleki terimler demişken, Türk Dil Kurumu da Tıp Terimleri Sözlüğümü yayınlamıştır. Tabii bu terimleri öğrenerek kaç doktor uygular bilemem ama bunun için TDK, olanca gücüyle çalışmaktadır. Bu çalışmalarından ötürü tebrik ediyorum. Tabii ki bu geçiş o kadar kolay olmayacaktır. Yıllarca okudukları okullarda hep yabancı kelimelerle tabir edilen terimleri bir çırpıda Türkçeleştirmek bütün doktorlar için zor olacaktır. Ama inanıyorum ki, zamanla bu da yerli yerine oturacaktır.

Yazarı, bu anı kitabından dolayı tebrik ediyorum. Kitapta söylendiğine göre bir üçüncü kitapta yakın zamanda yayınlanacakmış.

Ayrıca yazarın www.ailehekimleri.org adında kurduğu bir sitesi var. Bununla aile hekimliği konusunda bilgiler vermektedir. Zaman zaman aile hekimliği hakkında yapılan toplantılar hakkında da bilgi vermektedir.

Sağlıcakla kalınız…

10 Haziran 2008

Uzaklarda Bir Okul…

Siz değerli okuyucularıma, 2006 yılındaki bir anımı anlatmak istiyorum. Diyeceksiniz ki, nereden esti de bu anıyı yazıyorsun? Dr. Taner AKMAN’ın “Sessizliğin Gölgesinde” adlı kitabını okuyordum. Kendisi doktor olduğundan, mecburi hizmet yıllarını anlatan bir kitap yazmış…

Bildiğiniz gibi ben önlisans bilgisayar programcılığı mezunuyum… 2005 yılında mezun olmuştum ve bir kursta, temel bilgisayar derslerini veriyordum. Bizler özel kurslarda, özel okullarda “Bilgisayar Öğretmenliği” yapabiliyormuşuz… Ama Milli Eğitim Bakanlığı’nın kadrolu öğretmenler ordusuna katılamıyoruz çünkü 4 yıllık mezun değiliz. Bu bilgiyi, “2 yıllıklar nasıl olur da öğretmenlik yapar?” gibi bir soru sorabilirsiniz diye verdim…

Bir hocamın tavsiyesiyle Halk Eğitim Merkezinde bilgisayar usta öğreticiliği yapacaktım. Malatya Merkeze 120 km mesafede bir ilçe… Malatya’nın en uzak ilçesi, merkeze yaklaşık 3 saat uzaklıkta… Halk Eğitim Merkezi müdürüyle görüşmek üzere gittim. Onlar da bir ay kadar bir köyde “Bilgisayar İşletmenlik” dersi vermem gerektiğini, daha sonra ilçede “Programcılık” kursu verebileceğimi söylediler. Ben de uygundur dedim ama köyde kalacak yerimin ayarlanması gerekiyor dedim.

Yıllardır şehirde yaşadığımdan ve hiç köye gitmediğimden beni sıkacağını biliyordum tabii… Ama oradaki yaşam şartlarını öğrenmek için ve iş hayatına bir yerden başlamak gerektiğini düşünerek kolumu sıvayarak gittim. İlçe merkezi çok kötü sayılmayacak nitelikteydi ama yaşadığım koşulları aratıyordu yinede… Ne de olsa köyde yaşamış değildim. Bu ilçe benim gözümde köy idi.

Malatya merkeze dönüp hazırlıklarımı yaptım ve ilçeye gittim. Köye minibüs akşam varmış. Sadece sabahın altısında ve akşamın yedisinde araç bulabiliyormuşsunuz! Canınız sıkıldığında otobüse bineyim de geleyim yok! O da muhtarın araçları olduğundan dolayı şanslısınız… Neyse akşam oldu ilçeye vardık, Halk Eğitim Merkezi müdürünün oğlu, minibüs durağında beni bekliyordu ki, defterleri ve öğrenci bilgilerini versin... Neyse aldık ve 20-25 kilometre ötedeki köye hareket ettik. Dağ, taş, bayırı geçtikten sonra köye vardık. Karanlık olduğundan dolayı bir yeri de göremedim tabii…

Köyde su yokmuş! Ben bunu duyunca şok oldum zaten. Su hayat demektir. Su olmazsa, sağlıklı bir yaşamdan söz etmek hayal olurdu bana göre… Tabii su yok derken, evlerde musluklardan su akmıyordu. Caminin hemen yanında bir çeşme varmış oradan suyu kovalarla getiriyorlarmış! Tabii ben alışık olmadığımdan dolayı biraz değil bayağı hayal kırıklığına uğruyordum.

Ben başka bir yerde öyle kolay kolay yemek yiyemem. Ama ayıp olmasın diye yedim işte :) Kaşık önüme gelmişti, bir baktım ki kaşık kir kaynıyor! O an, bulaşıklarda az bir kir kaldığından dolayı anneme ve kardeşlerime çıkıştığım aklıma geliverdi. İçimden güldüm tabii ve aradım o anı! Bir de üzüldüm, buralarda sağlık sorunları da çıkacaktır tabii… Neyse bir baktım mutfağa kedi girdi! Kimsenin de umurunda değil!

O akşam muhtarın evinde kaldım. Başkalarının evinde kalmak ve onlara yük olmak beni sıkıyordu. Zaten müdüre net bir şekilde söylemiştim kalacak yer ayarlanması konusunda… İlçeye geçtiğimizde öğretmen evinde kalacaktım. Ev halkının misafirleri sevmediği de zaten belli oluyordu. O akşam muhtar; kızını ve oğlunu yanına çağırdı 9-10 yaşlarındaydılar… Muhtar çocuklarına, “Hocanız geldi, yarın derse gelsinler” diye arkadaşlarınıza söyleyin dedi. Çocuklarda koşarak gittiler. Sonra ben köy hakkında bilgiler alıyorum. –Daha sonradan öğreniyorum ki bu muhtar, eğitime karşıymış…-

Dedim ki, halk eğitim merkezi burada bir halı kursu açmış, orayı lojman olarak kullanabilirmişiz. Muhtar da yarın çocuklar size gösterir dedi, lojmanın tuvaleti, suyu falan var dedi. İyi dedim, suyun olması çok iyidir diyordum içimden… Ama ne sürprizlerle karşılaşacağımı hala merak ediyordum.

Sabah oldu ve okulu gördüm. Aman Allah’ım, bu mu okul? Camları kırık, tek katlı, bayrağı ve ismi bile yok! İki sınıftan oluşmakta bu okul; birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir sınıfta ders görüyorlar. Dördüncü ve beşinci sınıf öğrencileri de diğer sınıfta… Bunu görünce ülkemin güzel dehalarının eğitim imkânsızlığından dolayı hüzünlendim doğrusu! Okulun hemen yanında, bağımsız bir lojman var. Burada da öğretmenler kalıyormuş. Okulun iki bayan öğretmeni varmış. Ben gittiğimde yaz olduğu için öğretmenler köyde değillerdi. Ama gerçekten de büyük bir sabır gösteriyorlardır.

Neyse sınıfa geçtim, öğrenciler geldi. Bilgisayar işletmenlik kursu olduğu için bir yaş sınırlaması yoktu. 7 yaşından 42 yaşına kadar öğrencim vardı! Zaten bir kişi yetişkindi, o da 42 yaşındaydı. Ben bu minicik çocuklara bilgisayarın nesini anlatırım ki, dedim içimden… Bilgisayarlarla tanışsınlar diye serbest bıraktım ilk derste… Baktım herkes “hocam, hocam” diyor. Merak ettim sordum;

— Siz öğretmeninize “hocam” mı diyorsunuz; “öğretmenim”mi?
— Öğretmenim diyoruz, dediler.
— O zaman neden bana “hocam” diyorsunuz dedim?
— Çünkü “sen hocasın” demezler mi?

O an hafiften bir tebessümle güldüm… Muhtarın duyurusunda “hocanız geldi” mesajını iyi algılamıştı çocuklar…

Lojmanı görmek istiyordum. Öğrencilerle gittik, bir baktım köylü orayı depo olarak kullanıyor. Bir odası vardı ve içerisi boştu. Kapıyı açmamla birlikte içimi hafakanlar bastı! Oda simsiyah olmuş. Bir tane kırık dökük bir divan ve yerlerde kaçışan böcekler… Eskimiş bir halı vardı, bir çektim; böcekler hızla kaçışıverdiler. Köyde cep telefonu çekiyordu; hemen müdürü aradım ve bu köyde kalamayacağımı söyledim. Hani yer ayarlayacaktınız dedim. Siz burada kalabilir misiniz ki, bana burayı öneriyorsunuz diye kızdım. Kızdım çünkü bana söz verilmişti ve söz yerine getirilmemişti.

Neyse müdür, hallederiz falan filan gibi bahanelerle yatıştırmaya çalıştı. Diğer gün ilçeye gittim, müdüre dedim ki; iki hafta sonra okul açılacak ve bu çocukların hepsi okuluna gidecek, neden açtınız ki bu kursu? Neyse sonunda köyde kalmaya karar vererek, döndüm köye… Kalacağım yeri sınıf olarak belirlemiştim. Akşam muhtarın evinde köy halkı vardı. Okulun sınıfında kalırım dedim. Köylüler başladı, okulda öğretmenler yatıyor olmaz falan…

Allah’ım sen aklımı koru… Okulun kapısı ayrı, lojmanın kapısı ayrı dedim. Arada duvarlar var, falan dedim. Onlar yok bayan öğretmenler var falan… Siz bilirsiniz dedim. Müdürü aradım ve başkasını bulmasını burada kalamayacağımı söyledim. “Siz barınma konusunu çözmediniz, sınıfta bile yatarım dedim” ama köylüler istemiyor, dedim.

Sonra muhtar biraz ısrar etmeye çalıştıysa da kararımı vermiştim. Sabahleyin valizimi alıp ilçeye gittim. Oradan defteri bıraktım ve merkeze döndüm.

Bu anı, benim için bir tecrübe oldu diyebilirim. Bir köyde yaşamı gördüm. Çocukların eğitimle ilgili sıkıntılarını gördüm. Sağlıksız yaşam koşullarını gördüm. Cehaletin korkunç boyutunu gördüm.

O yüzden cehaletle savaşmayı kendimize görev bilerek, daima doğru bildiklerimizi savunacak ve geleceğimizin dehalarına daha güzel yarınlar bırakabilmek için var gücümüzle çalışacağız. Dedelerimiz, savaştan arınmış bir gelecek bıraktılar. Sıra bizde bilim ve teknoloji de hızla ilerleyerek daha iyi yarınlara merhaba diyebilmeliyiz…

09 Haziran 2008

Gereksiz Savunmalar…

Zaman zaman karşımızdaki insana kendimizi savunuruz. Ama bu savunmayı yaparken kendimizi muhasebe etmediğimizden dolayı sonucunu düşünmeden sarf ederiz sözlerimiz…

Özellikle savunmalarda karşı tarafı kırıcı noktaya varan cümleler kullanmamız durumunda, karşımızdakinin bize olan güveni sarsılacaktır. Bir ürün alırsınız, bunu satıcıya götürüp “ayıplı mal” olduğunu söylediğinizde, hemen savunmaya geçer. Adam anlamak istemez bir türlü. Bu tür durumlarda en iyi yöntem boykottur! Bu kişinin ürünlerini almamak en iyisidir.

Bu kişilerin satıcı ahlakıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Kendi uydurdukları yalana kendileri inanan türden insanlardır. Eğer bir ürün hakkında dert yanılıyorsa, hep kabahati müşteriden aramak neden? Bir baksana ürüne, müşterinin kullanımından kaynaklanan bozukluklar olabilir mi? Hiç buna gerek yok ki, adam işi biliyor!

Kendimizi kandırıyoruz. Kendimize en büyük kötülüğü yapıyoruz böylece… Bu kişilere çok kızıyorum. Bundan dolayı bu kısa yazıyı yazmak istedim. Bu tür insanları boykot ediyorum. Öncelikle kendilerini kandırdıkları için ve insanları kandırdıkları için…

04 Haziran 2008

6. Türkçe Olimpiyatları

Bu sene 6. sı düzenlenen Türkçe Olimpiyatlarının finali 01 Haziran 2008 tarihinde İstanbul Gösteri Merkezinde gerçekleştirildi.

110 ülkeden 550 öğrenci burada Türkçenin güzelliğini tüm dünyaya sundular. Türkçenin hoşgörü mesajını en iyi şekilde verdiklerini düşünüyorum. her dilden, her ırktan insanların bir arada tek yürek olarak, tek bir dilde buluşmaları heyecan verici bir olaydır. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.

Özellikle bu hizmeti gerçekleştirmek için binlerce kilometre kat edip, bu güzelliği başka ülkelere yayan eğitim fedailerine teşekkür ve şükranlarımı sunarım.

Türkçemizin sultanları varken, asla dilimize virüs bulaşmayacaktır. Sürekli güncellenen ve yinelenen bu kalkan, virüslere geçit vermeyeceği konusunda güvenim tamdır. Zaman zaman sitemde bazı konularda yakınsam da bunların hepsi, değerli okuyucularımı uyarmak ve onların da etrafındakileri uyarmak amaçlıdır. Hiçbir zaman karamsar bir tablo çizmedim.

Olumsuzlukları dile getirmek karamsarlık değil, çözüme giden yolda rehber görevi görmektedir. Neyi çözebileceğimizi bilmek için öncelikle sorunun ne olduğunu bilmek durumundayız.

Bu olimpiyatta adeta yüreklerimiz dağlandı ve gözyaşlarımızı tutamadık. Güzel Türkçemizi binlerce kilometre öteden gelen geleceğin dehaları çocukların dillerinden dinlemek bizleri tarifi imkânsız bir şekilde duygulandırdı. Her yıl, binlerce insanın Türkçe öğretmen için sarf ettiği çabaları bilmek ise bu sevincimizi kat kat artırdı.

Türkçemize zarar vermeye çalışan en küçük sözün bile daima karşısında olacağımı bu vesile ile siz değerli okuyucularıma söylemek isterim. Zenginliğimizi korumak durumundayız.

Bu bağlamda eğitimcilere çok büyük görevler düşmektedir. Özellikle eğitimcilerin derslerini anlatırken Türkçe kullanma konusunda büyük çaba sarf etmeleri şarttır. Zaman zaman bazı eğitimcilerin bu şartı ihlal ettiğini görmek bizleri üzmektedir. Özellikle eğitimcilerden bunu görmekse üzüntümüzü artırmaktadır.

Türkçe bir metin içerisinde yabancı kelimeler, ancak tırnak içerisinde gösterilebilir. Eğer bir isim ise özel isim olduğundan dolayı kullanımında herhangi bir sorun yoktur. Fakat cümlenin akışı içerisinde kullanmak, Türkçemize zarar vermek demektir.

Bol Türkçeli günler…

02 Haziran 2008

Edebiyat Memurları!

Geçenlerde “http://www.sanatalemi.net/” sitesine şöyle bir bakıyordum. Bir alanda iki yazarın sohbeti dikkatimi çekti. Yazar, Mehmet Nuri YARDIM ile Meryem Aybike SİNAN’ın sohbet yazısını okudum…

Meryem Aybike SİNAN’ın bildiğim kadarıyla üç tane kitabı var. Ayrıca bu yazar Malatyalıymış, kendisiyle tanışma fırsatım olmadı. Mehmet Nuri YARDIM’da edebiyatçıdır ve edebiyat üzerine kitapları bulunmaktadır. Yazarlarla edinilen sohbetlerin edebiyata ilgi duyanlar için geniş ufuklar açacağı kanaatindeyim. Bir yerden de örnek olması açısından ve birilerine mesaj verebilmek adına bu tür sohbetlerin yapılması çok hoş olacaktır.

Ben de bir yazar adayı olarak, buna büyük önem veriyorum. Yazılarım zaman zaman bazı dergilerde yayınlanmasıyla; yazar aday adaylığından, adaylığa geldim gibi… Kimisi yazar olarak görse de, ben hala öğrenecek çok şeyin olduğunu biliyorum. Nasip olur da bir kitabım yayınlanırsa, bu defa kendimi yazar safhasına alacağım ama yine de bu konuda eksikliklerimi tamamlamak için gayret edeceğim. Zaten bir kitap çıkardıktan sonra en hummalı iş orada başlıyor. Çok ciddi bir tempoya girmeli ve sizi okuyan kişilere en doğru bilgileri ve en güzel duygu, düşünceleri vermek zorundasınız.

Çünkü birileri artık sizi örnek alıyor. Kimisi seviyor ama kimisi sevmeyebiliyor. Yazılarınıza önem verenler, sizi pür dikkat dinlediklerinden dolayı da onlara karşı vazifenizi yapmak zorundasınızdır.

Yazarlığa girişin nasıl bir duygu olduğunu anlattıktan sonra başlığımızın neden “Edebiyat Memurları!” olduğunu anlatayım.

İki yazarın sohbetinde Sayın YARDIM, şöyle bir soru yöneltir:
“Türkiye’deki liselerimizde edebiyatın çok fazla sevilmediği ne yazık ki acı bir gerçek. Niçin? Acaba edebiyat öğretmenleri mi görevlerini tam yapmıyorlar? Yoksa Milli Eğitim müfredatından mı kaynaklanıyor bu olumsuzluk? Bu acı tablonun oluşmasında medyanın, ailenin ve diğer sosyal faktörlerin tesiri var mı? Gençlerimizi edebiyatla barıştırabilmemiz için neler yapmalıyız? Bunu kendi okulunuzda başardığınıza göre bu konuda görüşleriniz bizim için önemli. Muhakkak ki, eğitim dünyamızın üst kademeleri için de…

SİNAN: Evet… Bu husus kanamaya devam eden bir yara. Gençlerimiz artık okumuyorlar. Bunda yaşadığımız çağın getirdikleri yanında, okul müfredatlarının çağın ihtiyaçlara cevap vermeyen bir yapıda olması da ayrı bir etken. Okulda edebiyat öğretmeninin kendisi okumazken, öğrencilere kitap okutmasını tahayyül edemiyorum. Maalesef o eski edebiyat öğretmenleri, artık yok. Bir arkadaşımın dediği gibi edebiyat memurları var. Oysa edebiyat öğretmeni öncelikle edebiyatı sevdirmeli öğrenciye. Onda yazma arzusu uyandırmalı. Sanat ve estetik zevki aşılamalı. Ancak üzülerek söyleyeyim ki edebiyat öğretmenleri bir kültür adamı olmaktan uzaklaşan, bir edebiyat dergisine bile abone olmayı gereksiz bulan bir noktaya getirilmiştir.”
Sayın SİNAN’ın bu düşüncelerine, ben de bir şeyler eklemek istiyorum. Gençlerin okumadığı konusunu zaten birçoğumuz biliyoruz. Önemli olan bu gençlerin neden okumadıkları ve neden edebiyatı, Türkçeyi sevmedikleridir. Bu konuda da yazar, birçok mesaj vermiştir.

Gerçekten de günümüzde artık edebiyat memurluğu başlamıştır. Bu konuya açıklık getirmek isterim. Edebiyat öğretmenleri ve Türkçe öğretmenliği bölümünü okuyanların pek çoğu, pek azı müstesna; bunu bir gelir getirici meslek olarak görmektedirler. Dolayısıyla birincil amaçları maddi olmaktadır. Bundan dolayı da maddi kaygılar içinde eğitimin söz konusu olması mümkün değildir.

Eğitim ve öğretim birincil planda olması durumunda, öğretmen kendisini geliştirecek, okuyacak ve okutturacaktır. Sakın anlaşılmasın ki, öğretmenler bu hizmetleri neticesinde ücret almayacak! Böyle bir iddiam yok, sadece sıra konusu çok önemlidir. Sıralama nasıl olursa, verim de ona göre olacağı unutulmamalıdır.

Bir taraftan öğretmenler kitap okumazken, diğer yandan öğrencilerine kitap okuyun demeleri pek de hoş değildir. Sınıfa elinde kitap ile gelmek ve sınıfta bunu öğrencilerine okumak, edebiyat hakkında güzel hikâyeler ve çeşitli olayları anlatarak öğrencilerin bunlar hakkında merak uyandırmasını sağlamak çok daha yerinde olacaktır. Bu sadece edebiyat ve Türkçeye has değildir; bütün meslek gruplarında öncelik eğitim ve öğretim olmalıdır ki, kaliteli ve güzel bir eğitim alınabilsin.

Sinan soruya verdiği cevabın son cümlesinde, “… Ancak üzülerek söyleyeyim ki edebiyat öğretmenleri bir kültür adamı olmaktan uzaklaşan, bir edebiyat dergisine bile abone olmayı gereksiz bulan bir noktaya getirilmiştir.” diyerek bitirmiş.

“…getirilmiştir” sözü çok önemlidir. Bunu bu noktaya getiren nedir, kimdir? Bu soruya cevap aramak gerekir. Milli eğitim müfredatı derseniz, müfredatta kitap okumayın, edebiyatı sevdirmeyin gibi bir durum yok. Müfredatta hikâye hakkında bilgi verilsin yazıyorsa ve öğretmen de bunu aynen kitaptaki şekliyle öğrenciye aktarırsa elbette verimli olamaz! Bunu sevdirerek önemli olayları, mizahi hikâyeleri de katarak öğrencilerin dikkatini çekmesi söz konusudur. Sayın SİNAN’ın müfredatın geliştirilmesinden söz ettiğini düşünüyorum. Ki, sohbetin başında müfredatın çağın gereksinimlerinden uzak olduğu belirtilmektedir.

Bir zamanlar kursta, bilgisayar dersi verirken neler olduğunu anlatayım. Müfredatta bir yazı editöründen dosya menüsü anlatmamı isteniliyor. Ben kitap gibi alıp anlatabilirim, kimse bir şey anlamaz ve kimse ilgi duymaz. Güncel örneklemeler katarak öğrencinin dikkat etmesini ve konuya ilgi duymasını sağlıyordum.

Özetle, kimin getirdiği sorusuna cevap ararken müfredatı kaynak göstermek pek akıllıca görünmüyor.

Peki nedir? Öğretmen, öğrencinin isteksizliğinden etkilenerek; kendisi de mi isteksiz oluyor? Maalesef, bu tablo bugün oluyor ve çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Ne demek öğrencinin isteksizliğinden etkilenmek? Siz öğretmensiniz, bir hedefiniz var; branşınızı en iyi şekilde temsil ederek, gelecek nesle aktarmaktır. Emin olun ki, iki şey hata kabul etmez; sağlık ve eğitim! Eğitim, bir ülkeyi ayakta tutan en önemli unsurdur. Cehaletin esaretinden kurtulmamızı sağlayan ışıktır. Bunu da hakkıyla veremiyorsak, genç nesil geleceğe umutla bakabilir mi?

Basit zannediyorduk değil mi? Ama hiçbir şey göründüğü gibi basit değil, hiç basit olmadı ve olmayacak da…

Adamın birine bilgisayar programında şu sorguyu nasıl yapabilirim diye sormuşlar. O da hemen cevaplayıvermiş. Soran kişi, “Bu kadar basit miydi?” demiş. Ne basiti, ben bunu öğrenmek için yıllarımı verdim, demiş.

Bugün, bilim adamlarının gerçekleştirdiği buluşlar bize basit gelebiliyor ama onlar bunu bulabilmek için yıllarını verdiler.

Bazı şeyleri tekrar etmiş olabilirim ama bazı konuların tekrar edilmesi ve özellikle vurgulanması gerektiğini düşünüyorum. Konumuz edebiyatken dilimizdeki virüslerden söz etmek istiyorum.

Bir sitede “Welcome to site adı” ibaresi vardı. Sitenin sadece başlık kısmında bu ibare yazıyordu. Sitenin hangi site olduğu hiç önemli değil. Sitenin sahibine hemen bunun yanlış olduğunu söyledim. Kendisi neden diye sordu ve anlattım. Kendisi de iyi bir eğitimcidir, zaten anlamıştır beni ve muhtemelen başka bir editör böyle bir başlığı koymuş olabilir.

“Welcome to site adı” ibaresi neden tehlikelidir?

Adam sen de! Her şeyi bu kadar büyütmenin ne âlemi var, diyeceksiniz… Büyütürüm, yanlış olduğunu bildiğim her şeyi büyütürüm, doğrusunu söylemek zorundayız. Doğrudan şaşmamak dileğiyle…

Bu gayet masumane bir başlık olarak görünen ibare neden tehlikelidir? İnsanlar okudukları sözleri araştırmıyorlar. Pek azı araştırır. Bilmediği bir sözcüğü öğrenmek için sözlüğe bakan pek azdır. Bizler yazar adayı, yazarlar, öğretmenler ve akademisyenler olarak karşımızdakilere doğru bilgiyi ulaştırmak zorundayız.

O kadar tehlikeli ki! Adam, “tamam” demek yerine “okey” diyor. Lütfen durun bir düşünün ne “okey”i bu? Ne diyorsunuz siz? Amacınız nedir? Tamam desenize…

Örnekleri çok fazla… Dil bağımsızlıktır, dil giderse vatan da gider. Bir ülke kötüye gidiyorsa, ilk önce dili düzeltmekle başlarlar. M. Kemal ATATÜRK’te dilde devrim yaparak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Tarihe baktığımız takdirde dil ile ilgili önemli kararları görmek mümkündür.

Bakın bu söylemleri, vatandaşlar sıkça kullandıkları için zamanla Türkçe zannediyorlar. Bu da Türkçenin hâkimiyetinin sona ermesine sebebiyet verebilir ki, bu da bağımsızlığın tehlikede olması demektir.

Neden insanlar bu söylemleri kullanıyorlar?

Dil bilmenin bir ayrıcalığı vardır. Yabancı bir dili bilmek, o dildeki kültürü de bilmek demektir. Dil zenginliktir, yeni yeni kültürleri öğrenerek biz de bilgi dağarcığımızı zenginleştirmiş oluyoruz. Ama bunu yaparken başka bir dili, başka bir dile karıştırmamak lazım.

Bazıları yabancı dil bilenlere ilgi duyarlar, bu yüzden de birkaç kelime İngilizce, Almanca veya başka bir dilden kelimeler kuranlara her nedense bilge gözüyle bakar! Heyhat! On kelime arasında bir İngilizce varsa, bu dil bilmek değildir! Dilimizi lütfen bu virüslerden arındıralım. Bu kelimeleri sarf edenler, Türkçemize verdikleri zarardan haberdar bile değillerdir! Bazıları da bilerek verebiliyorlar…

Bir internet sitesi girişinde “Türkçe” ve “İngilizce” seçenekler olabilir. Türkçe alanında İngilizce; İngilizce alanında da Türkçe kelimeler olmaması gerekir. Böyle yapılırsa amenna! Ama Türkçe sayfada üç beş İngilizce kelime, İngilizce sayfasında da üç beş Türkçe olursa bu her iki dile de saygısızlık yapıyoruz demektir.

Konuları tartışacağız ki, aydınlansın. Aydınlansın ki, geleceğe ümitle bakabilelim. Bakabilelim ki, cehaletin zincirlerini paramparça yapabilelim. Paramparça yapabilelim ki, bilginin, güzelliğin ışığına kavuşabilelim…

Yüzünüzden tebessüm, kalbinizden sevgi, gönlünüzden mutluluk hiç eksik olmasın…