Geçenlerde “
http://www.sanatalemi.net/” sitesine şöyle bir bakıyordum. Bir alanda iki yazarın sohbeti dikkatimi çekti. Yazar, Mehmet Nuri YARDIM ile Meryem Aybike SİNAN’ın sohbet yazısını okudum…
Meryem Aybike SİNAN’ın bildiğim kadarıyla üç tane kitabı var. Ayrıca bu yazar Malatyalıymış, kendisiyle tanışma fırsatım olmadı. Mehmet Nuri YARDIM’da edebiyatçıdır ve edebiyat üzerine kitapları bulunmaktadır. Yazarlarla edinilen sohbetlerin edebiyata ilgi duyanlar için geniş ufuklar açacağı kanaatindeyim. Bir yerden de örnek olması açısından ve birilerine mesaj verebilmek adına bu tür sohbetlerin yapılması çok hoş olacaktır.
Ben de bir yazar adayı olarak, buna büyük önem veriyorum. Yazılarım zaman zaman bazı dergilerde yayınlanmasıyla; yazar aday adaylığından, adaylığa geldim gibi… Kimisi yazar olarak görse de, ben hala öğrenecek çok şeyin olduğunu biliyorum. Nasip olur da bir kitabım yayınlanırsa, bu defa kendimi yazar safhasına alacağım ama yine de bu konuda eksikliklerimi tamamlamak için gayret edeceğim. Zaten bir kitap çıkardıktan sonra en hummalı iş orada başlıyor. Çok ciddi bir tempoya girmeli ve sizi okuyan kişilere en doğru bilgileri ve en güzel duygu, düşünceleri vermek zorundasınız.
Çünkü birileri artık sizi örnek alıyor. Kimisi seviyor ama kimisi sevmeyebiliyor. Yazılarınıza önem verenler, sizi pür dikkat dinlediklerinden dolayı da onlara karşı vazifenizi yapmak zorundasınızdır.
Yazarlığa girişin nasıl bir duygu olduğunu anlattıktan sonra başlığımızın neden “Edebiyat Memurları!” olduğunu anlatayım.
İki yazarın sohbetinde Sayın YARDIM, şöyle bir soru yöneltir:
“Türkiye’deki liselerimizde edebiyatın çok fazla sevilmediği ne yazık ki acı bir gerçek. Niçin? Acaba edebiyat öğretmenleri mi görevlerini tam yapmıyorlar? Yoksa Milli Eğitim müfredatından mı kaynaklanıyor bu olumsuzluk? Bu acı tablonun oluşmasında medyanın, ailenin ve diğer sosyal faktörlerin tesiri var mı? Gençlerimizi edebiyatla barıştırabilmemiz için neler yapmalıyız? Bunu kendi okulunuzda başardığınıza göre bu konuda görüşleriniz bizim için önemli. Muhakkak ki, eğitim dünyamızın üst kademeleri için de…
SİNAN: Evet… Bu husus kanamaya devam eden bir yara. Gençlerimiz artık okumuyorlar. Bunda yaşadığımız çağın getirdikleri yanında, okul müfredatlarının çağın ihtiyaçlara cevap vermeyen bir yapıda olması da ayrı bir etken. Okulda edebiyat öğretmeninin kendisi okumazken, öğrencilere kitap okutmasını tahayyül edemiyorum. Maalesef o eski edebiyat öğretmenleri, artık yok. Bir arkadaşımın dediği gibi edebiyat memurları var. Oysa edebiyat öğretmeni öncelikle edebiyatı sevdirmeli öğrenciye. Onda yazma arzusu uyandırmalı. Sanat ve estetik zevki aşılamalı. Ancak üzülerek söyleyeyim ki edebiyat öğretmenleri bir kültür adamı olmaktan uzaklaşan, bir edebiyat dergisine bile abone olmayı gereksiz bulan bir noktaya getirilmiştir.”
Sayın SİNAN’ın bu düşüncelerine, ben de bir şeyler eklemek istiyorum. Gençlerin okumadığı konusunu zaten birçoğumuz biliyoruz. Önemli olan bu gençlerin neden okumadıkları ve neden edebiyatı, Türkçeyi sevmedikleridir. Bu konuda da yazar, birçok mesaj vermiştir.
Gerçekten de günümüzde artık edebiyat memurluğu başlamıştır. Bu konuya açıklık getirmek isterim. Edebiyat öğretmenleri ve Türkçe öğretmenliği bölümünü okuyanların pek çoğu, pek azı müstesna; bunu bir gelir getirici meslek olarak görmektedirler. Dolayısıyla birincil amaçları maddi olmaktadır. Bundan dolayı da maddi kaygılar içinde eğitimin söz konusu olması mümkün değildir.
Eğitim ve öğretim birincil planda olması durumunda, öğretmen kendisini geliştirecek, okuyacak ve okutturacaktır. Sakın anlaşılmasın ki, öğretmenler bu hizmetleri neticesinde ücret almayacak! Böyle bir iddiam yok, sadece sıra konusu çok önemlidir. Sıralama nasıl olursa, verim de ona göre olacağı unutulmamalıdır.
Bir taraftan öğretmenler kitap okumazken, diğer yandan öğrencilerine kitap okuyun demeleri pek de hoş değildir. Sınıfa elinde kitap ile gelmek ve sınıfta bunu öğrencilerine okumak, edebiyat hakkında güzel hikâyeler ve çeşitli olayları anlatarak öğrencilerin bunlar hakkında merak uyandırmasını sağlamak çok daha yerinde olacaktır. Bu sadece edebiyat ve Türkçeye has değildir; bütün meslek gruplarında öncelik eğitim ve öğretim olmalıdır ki, kaliteli ve güzel bir eğitim alınabilsin.
Sinan soruya verdiği cevabın son cümlesinde, “… Ancak üzülerek söyleyeyim ki edebiyat öğretmenleri bir kültür adamı olmaktan uzaklaşan, bir edebiyat dergisine bile abone olmayı gereksiz bulan bir noktaya getirilmiştir.” diyerek bitirmiş.
“…getirilmiştir” sözü çok önemlidir. Bunu bu noktaya getiren nedir, kimdir? Bu soruya cevap aramak gerekir. Milli eğitim müfredatı derseniz, müfredatta kitap okumayın, edebiyatı sevdirmeyin gibi bir durum yok. Müfredatta hikâye hakkında bilgi verilsin yazıyorsa ve öğretmen de bunu aynen kitaptaki şekliyle öğrenciye aktarırsa elbette verimli olamaz! Bunu sevdirerek önemli olayları, mizahi hikâyeleri de katarak öğrencilerin dikkatini çekmesi söz konusudur. Sayın SİNAN’ın müfredatın geliştirilmesinden söz ettiğini düşünüyorum. Ki, sohbetin başında müfredatın çağın gereksinimlerinden uzak olduğu belirtilmektedir.
Bir zamanlar kursta, bilgisayar dersi verirken neler olduğunu anlatayım. Müfredatta bir yazı editöründen dosya menüsü anlatmamı isteniliyor. Ben kitap gibi alıp anlatabilirim, kimse bir şey anlamaz ve kimse ilgi duymaz. Güncel örneklemeler katarak öğrencinin dikkat etmesini ve konuya ilgi duymasını sağlıyordum.
Özetle, kimin getirdiği sorusuna cevap ararken müfredatı kaynak göstermek pek akıllıca görünmüyor.
Peki nedir? Öğretmen, öğrencinin isteksizliğinden etkilenerek; kendisi de mi isteksiz oluyor? Maalesef, bu tablo bugün oluyor ve çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Ne demek öğrencinin isteksizliğinden etkilenmek? Siz öğretmensiniz, bir hedefiniz var; branşınızı en iyi şekilde temsil ederek, gelecek nesle aktarmaktır. Emin olun ki, iki şey hata kabul etmez; sağlık ve eğitim! Eğitim, bir ülkeyi ayakta tutan en önemli unsurdur. Cehaletin esaretinden kurtulmamızı sağlayan ışıktır. Bunu da hakkıyla veremiyorsak, genç nesil geleceğe umutla bakabilir mi?
Basit zannediyorduk değil mi? Ama hiçbir şey göründüğü gibi basit değil, hiç basit olmadı ve olmayacak da…
Adamın birine bilgisayar programında şu sorguyu nasıl yapabilirim diye sormuşlar. O da hemen cevaplayıvermiş. Soran kişi, “Bu kadar basit miydi?” demiş. Ne basiti, ben bunu öğrenmek için yıllarımı verdim, demiş.
Bugün, bilim adamlarının gerçekleştirdiği buluşlar bize basit gelebiliyor ama onlar bunu bulabilmek için yıllarını verdiler.
Bazı şeyleri tekrar etmiş olabilirim ama bazı konuların tekrar edilmesi ve özellikle vurgulanması gerektiğini düşünüyorum. Konumuz edebiyatken dilimizdeki virüslerden söz etmek istiyorum.
Bir sitede “Welcome to site adı” ibaresi vardı. Sitenin sadece başlık kısmında bu ibare yazıyordu. Sitenin hangi site olduğu hiç önemli değil. Sitenin sahibine hemen bunun yanlış olduğunu söyledim. Kendisi neden diye sordu ve anlattım. Kendisi de iyi bir eğitimcidir, zaten anlamıştır beni ve muhtemelen başka bir editör böyle bir başlığı koymuş olabilir.
“Welcome to site adı” ibaresi neden tehlikelidir?Adam sen de! Her şeyi bu kadar büyütmenin ne âlemi var, diyeceksiniz… Büyütürüm, yanlış olduğunu bildiğim her şeyi büyütürüm, doğrusunu söylemek zorundayız. Doğrudan şaşmamak dileğiyle…
Bu gayet masumane bir başlık olarak görünen ibare neden tehlikelidir? İnsanlar okudukları sözleri araştırmıyorlar. Pek azı araştırır. Bilmediği bir sözcüğü öğrenmek için sözlüğe bakan pek azdır. Bizler yazar adayı, yazarlar, öğretmenler ve akademisyenler olarak karşımızdakilere doğru bilgiyi ulaştırmak zorundayız.
O kadar tehlikeli ki! Adam, “tamam” demek yerine “okey” diyor. Lütfen durun bir düşünün ne “okey”i bu? Ne diyorsunuz siz? Amacınız nedir? Tamam desenize…
Örnekleri çok fazla… Dil bağımsızlıktır, dil giderse vatan da gider. Bir ülke kötüye gidiyorsa, ilk önce dili düzeltmekle başlarlar. M. Kemal ATATÜRK’te dilde devrim yaparak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Tarihe baktığımız takdirde dil ile ilgili önemli kararları görmek mümkündür.
Bakın bu söylemleri, vatandaşlar sıkça kullandıkları için zamanla Türkçe zannediyorlar. Bu da Türkçenin hâkimiyetinin sona ermesine sebebiyet verebilir ki, bu da bağımsızlığın tehlikede olması demektir.
Neden insanlar bu söylemleri kullanıyorlar?Dil bilmenin bir ayrıcalığı vardır. Yabancı bir dili bilmek, o dildeki kültürü de bilmek demektir. Dil zenginliktir, yeni yeni kültürleri öğrenerek biz de bilgi dağarcığımızı zenginleştirmiş oluyoruz. Ama bunu yaparken başka bir dili, başka bir dile karıştırmamak lazım.
Bazıları yabancı dil bilenlere ilgi duyarlar, bu yüzden de birkaç kelime İngilizce, Almanca veya başka bir dilden kelimeler kuranlara her nedense bilge gözüyle bakar! Heyhat! On kelime arasında bir İngilizce varsa, bu dil bilmek değildir! Dilimizi lütfen bu virüslerden arındıralım. Bu kelimeleri sarf edenler, Türkçemize verdikleri zarardan haberdar bile değillerdir! Bazıları da bilerek verebiliyorlar…
Bir internet sitesi girişinde “Türkçe” ve “İngilizce” seçenekler olabilir. Türkçe alanında İngilizce; İngilizce alanında da Türkçe kelimeler olmaması gerekir. Böyle yapılırsa amenna! Ama Türkçe sayfada üç beş İngilizce kelime, İngilizce sayfasında da üç beş Türkçe olursa bu her iki dile de saygısızlık yapıyoruz demektir.
Konuları tartışacağız ki, aydınlansın. Aydınlansın ki, geleceğe ümitle bakabilelim. Bakabilelim ki, cehaletin zincirlerini paramparça yapabilelim. Paramparça yapabilelim ki, bilginin, güzelliğin ışığına kavuşabilelim…
Yüzünüzden tebessüm, kalbinizden sevgi, gönlünüzden mutluluk hiç eksik olmasın…