30 Mayıs 2008

Aşk Katliamları!

Son zamanlarda sıkça aşk katliamlarına tanık olmaktayız. Genç neslin bir kısmı raydan çıkmış; büyük bir belirsizliğe doğru adım adım ilerlemektedir. Bunu yazarken bile içim çok sıkılıyor. Nasıl bu kadar büyük bir belirsizliğe doğru gidebiliyor gençlik?

Haberleri incelediğimde büyük çoğunluğunun bir aşk macerası olduğunu görüyorum. Aşk, sevginin ilerlemiş halidir. İki kişiye indirgenmiş halidir. Sevgi güzelliği temsil eder, eğer bir insan gerçekten seviyorsa; sevgiyle zıtlaşan bir şeyi kötülüğü gerçekleştirmemelidir. Kaldı ki, bu insanların aralarında sevginin olduğundan bahsetmek söz konusu bile değildir.

O kadar akıllarını da mı yitirmişlerdir ki, insanın hayatına kasteden bir mahlûk(!) kendisi için ne kadar mutluluk verebilir? Ben bu ne olduğu belirsiz yaratıklara bir isim vermek istemiyorum. İnsan desem değil, af edersiniz hayvan desem; çok büyük bir hakaret etmiş olurum hayvanlara... Hiçbir hayvan yavrusunu böyle vahşice öldürmemiştir.

Sizleri bugüne kadar bin bir güçlükle getirmeye çalışan ailelere nasıl bir hediyedir bu? Ne kadar anlamsız ve kadar vahşicedir? Bu kadar aptal mı olduk? Böyle rezillikleri görünce kendimi tutamıyorum. İnsanların hayatına katleden her şeyi de lanetliyorum. İnsanın en büyük hakkı olan yaşama hakkını hiçbir sebeple elinden alamazsınız.

Gerçekten Bunlar Seviyorlar mı?

Düşünceden ırak olan aklıselim kararlar vermekten de uzaktır. Yanlış kararlar verenler, gerçekten ne hissettiklerinden de bihaberdirler. Aralarında sadece sevgi olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki aralarında sevgi değil, geçici bir heves bulunmaktadır. Bu hevesi gerçekleştirmeye kalktıklarında, aklıselim olarak düşünen aileler de karşılarında engel gibi görünüyorlar. Ve bu engelin ortadan kalkması gerektiğine karar veriyorlar! Bunu da yapıyorlar...

Sevgi vahşetle özdeşleşemez. Sevgi yaşamanın güzelliklerini, insan olmanın saygınlığını ifade eder.

Böyleleri toplum için çok tehlikelidir. Bir anlık hevesi için her şeyi gözden çıkaranlar toplumun en tehlikeli kesimleridir diyebilirim. Bunlar gözleri dönmüş kişilerdir. Gerektiğinde canlı bomba bile olmaya açık haldedirler.

Gençler,

Hiç kusura bakmayın sert çıkacağım! Akıllı olun, kimse sizden akılsız değil; herkes akıllıdır. Herkes okudukça bir şeyler öğrenir. Herkes araştırdıkça yeni yeni şeyler katarlar dünyalarına...

Bugün sevmediğiniz ailenizi yarın arasınız. Bulamazsınız. İki şeyi kaybetmek, hayatınızı kaybetmenize neden olur; Ailenizi ve sevginizi... Aileyi kaybetmek bazen küsmekle de olabilir.

Kimseye özenmeyin. Kendi kişiliğinizi kendiniz araştırarak bulun. İçinde kötülük bulan her şeyi elinizin tersiyle silip atın. Kötülüğün çevrenizde cirit atmasına izin vermeyin. Eğer insansanız, kötülüğün benliğinizde olmadığına emin olun.

Şu kişi bunu yapmış, bu kişi bunu yapmış; ben de yapayım demeyin. İnsanlara faydalı işler başaranların hayatlarını okuyun, yaptıklarını okuyun. Emeklerini okuyun; azmi ve sabrın ne kadar önemli olduğunu görün. Ortalığı karıştırmanın kimseye faydası olmayacaktır. Zamanınızdan her giden dakika ömrünüzden çaldığınız değerli anlardır...

Unutmayın, birileri size aşkından dolayı kötülük yaptırıyorsa, o sizi sevmiyor; macera arıyor demektir. Dilerim bu tür vahşetleri tekrar tekrar yaşamayız...

28 Mayıs 2008

Keneye Dikkat!

KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİNDEN KORUNMADA VE HASTALIĞIN KONTROLÜNDE YAPILMASI GEREKEN ÇALIŞMALAR
Son zamanlarda sıkça karşılaştığımız KKKA virüsünden kaynaklanan ölümler bir çoğumuzu üzmüştür. Daha fazla üzülmemek bilgilendirilmek durumundayız. Sağlık Bakanlığı da bu nokta da vatandaşlarını bildirmek adına bir site kurmuş. Yazının sonunda bu link sunulmuştur. Dilerim kene vakalarıyla karşılaşmayız. Çünkü insan değerlidir...

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) etkeni virüs olan bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalığın etkeni olan virüsün taşıyıcısı olarak rol alan keneler, yabani hayvanlar, çiftlik hayvanları ve insanlar arasında virüsün taşınmasına ve çoğalmasına aracılık etmektedirler.

Kırım-Kongo Kanamalı ateşi doğal dengenin değişimiyle (iklim, bitki örtüsü, yabani hayvan sayısındaki artış vb.) doğrudan ilgili bir hastalıktır. Nitekim hastalığın ilk olarak tespit edildiği Kırım’da da hastalık doğal dengelerdeki değişiklik sonucu ortaya çıkmıştır. İnsanların girişi yasaklanan ve tarıma kapatılan bölgeler, birkaç yıl sonra tekrar tarıma açıldığında hastalık görülmeye başlamıştır.

Doğal dengelerin bozulmasında ve buna bağlı olarak hastalığın görülmesinde sürekli avlanma yasağı veya kontrolsüz avcılık ve yayla yasağı gibi faktörlerin de önemli etkileri bulunmaktadır.

Doğal hayatta yaban hayvanı sayısındaki artış, kenelerin kan emleri ve üremeleri için uygun ortamın oluşmasına zemin hazırlamakta olup bu durum, zaten çok fazla sayıda yumurta yumurtlama özelliği olan kene sayısının hızla artmasına sebep olmaktadır.

Ülkemizde hastalıkla ilişkili bulunan kene türü yaban hayatı ile çok yakından ilişkilidir. Bu kene yaşama dönemlerinin bir bölümünde yaban hayvanlarından kan emerken, hayatının diğer evresinde özellikle çiftlik hayvanlarından kan emmektedir. Yoğun kene varlığının olması, insanların kenelerle daha çok karşı karşıya kalmaları anlamına gelmektedir.

Virüsün, küçük odaklar şeklinde yaban hayvanları ile kene arasında devamlılığını sağladığına inanılmaktadır. Hastalık, yaban hayatı ile insanların iç içe olduğu bölgelerde kene sayısının artışına bağlı olarak çıkmaktadır. Ayrıca yerden beslenen kuşlar ile (keklik, çulluk, karga vb.) göçmen kuşların da kenelerin başka alanlara taşınmasında etkili olduğu bilinmektedir.

Söz konusu kene kurak ve yarı kurak bozkır iklimini sevmekte ve genellikle bozkır ile diğer iklimlerin kesişme yerlerinde, kuru taban örtüsüne sahip bodur ormanlık (meşe, geven vb.) alanlarda yayın olarak görülmektedir. Özellikle vadilerle çevrili dağlık alanların yamaçları, yaban hayvanlarının daha sık dolaştığı alanlar olduğundan keneler açısından hayli zengin bölgelerdir.

Yaban hayvanları ile evcil hayvanların karşılaşmaları ve gece gündüz farkı da olsa, aynı veya yakın alanları kullanmaları ile evcil hayvanlara kene geçişi olmakta ve virüs için yeni çoğalma alanları oluşmaktadır. Evcil hayvanlara yapışmak suretiyle beslenen enfekte kenelerin yumurtalarıyla, otlaklar ile hayvanların yaşadığı diğer alanlar da riskli alanlar haline gelebilmektedir.

Virüsler hayvanlarda genellikle belirti veren bir hastalığa yol açmamaktadır. Hasta insanların kanlarıyla kontrolsüz temas ile insandan insana hastalığın geçmesi de söz konusudur.
Hastalığın tedavisinde uygulanabilecek etkililiği bilimsel olarak ispatlanmış bir ilaç ile yine etkinliği bilimsel çevrelerce kabul görmüş uygulanabilir bir aşı mevcut değildir. Bazı Doğu Avrupa ülkelerinde geçmişte kullanılan KKKA aşıları da uygulanabilir olarak görülmemiştir.

KKKA hastalığının kontrolünde bilinçli koruma tedbirlerinin alınması hayli önem kazanmaktadır. Epidemilerin kontrolünde, kişisel korunma önlemlerinin alınması ve kene sayısının azaltılması amaçlanmaktadır.

KİŞİSEL KORUNMA TEDBİRLERİ

Kişisel korunma önlemleri KKKA riski olmasa bile, kenelerle bulaşabilen diğer hastalıklardan da korunmak için her zaman uygulanması gereken hususlardır.

- Kene riski olan yerlerde bulunulduğunda, vücudu tamamen örtecek giysiler giymeli ve açık renkli elbiseler tercih edilmelidir.
- Kenelerin vücuda girebileceği açıklıkların kapatılması önemlidir. (Pantolon paçalarının çorap içine sokulması, çizme giyilmesi vb.)
- Kırsal alanlara girildiğinde vücudun açıkta kalan kısımlarına repellent olarak bilinen böcek kovucu maddelerin sürülmesi, kenelerin birkaç saat vücuda yaklaşmalarını engellemektedir.
- Dış elbiselere, yıkmaya da dayanıklı olan, etki süresi uzun kene öldürücü ilaçlar (insektisit) sürülmesi etkili bir korunma aracı olabilmektedir.
- Vücut kene yönünden sık sık kontrol edilmeli, kene varsa bir pens veya cımbızla, kenenin deriye yapıştığı yerden tutulup sağa sola oynatılarak çivi çıkarır gibi çıkarılmalıdır. Kene vücuttan ne kadar kısa sürede çıkarılırsa hastalık riski de o kadar azalmaktadır.

Keneyi vücuttan uzaklaştırma konusunda bilgi sahibi olmayanlar dışında, vücuda yapışmış kenenin uzaklaştırılması için sağlık kuruluşuna başvurmaya gerek bulunmamaktadır. Vücuttan kene uzaklaştırmak usulünce yapıldığı takdirde kolayca ve risksiz yapılabilecek bir işlemdir. Kene çıkarıldıktan sonra kenenin yapıştığı yere tentürdiyot gibi antiseptik maddeler sürülmelidir.

Vücudunda kene yapışan kişiler 10 gün kadar ani başlayan ateş, baş ağrısı, yoğun halsizlik, bulantı ve kusma gibi şikâyetler yönünden kendilerini izlemeli, böyle bir şikâyetin olması durumunda en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

- Vücuttan uzaklaştırılan keneler çamaşır suyu, alkol veya insektisit içine atılarak öldürülmelidir.
- Vücut üzerindeki keneler öldürülmemeli ve patlatılmamalıdır.
- Keneleri vücuttan uzaklaştırmak amacıyla üzerlerine sigara basmak veya kolonya ve gazyağı dökmek gibi yöntemlere başvurulmamalıdır.
- İnsanların veya hayvanların kanlarına korunmasız temas edilmemelidir.

KENE SAYISININ AZALTILMASINA YÖNELİK TEDBİRLER

- Hastalığın başlamasından birincil derecede sorumlu olduğu bilimsel olarak da ortaya konmuş olan kenelerin son konaklarının özellikle sığırlak başta olmak üzere çiftlik hayvanları olması dolayısıyla, bu hayvanlarda kene mücadelesi yapılması gerekir.
- Bu mücadelenin hayvancılıkla uğraşan vatandaşlara bırakılmadan, risk altındaki tüm bölgelerde kontrollü ve eş zamanlı bir şekilde, kampanya tarzında yapılması önemlidir.
- Kene sayısını kontrol altına almak amacıyla çevreye yönelik geniş ilaçlama yapılması gerekli görülen bir uygulama değildir. Keneleri doğadan tamamen yok etmek de mümkün değildir. Ayrıca, yoğun ilaçlamaların doğal dengelerin bozulmasına ve yeni problemlerin ortaya çıkmasına yol açabileceği de unutulmamalıdır.
- Park ve mesire yerleri gibi dar alanlarda ise çok yoğun kene olması durumunda, çevreye ve halk sağlığına yönelik etkileri iyi bilinen insektisit ilaçların uzmanların kontrolünde yapılması faydalı olabilir.


www.kirim-kongo.saglik.gov.tr adresinden alınmıştır.

26 Mayıs 2008

Edebiyat Duygudur

Edebiyat, duygu ve düşüncelerin dile getirilmesi konusunda büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla edebiyat edepten ileri gelmektedir. Yazılanların da duygusal olma oranı çok yüksektir.

Bütün yazılı eserler aynı zamanda bir edebi eser özelliği taşımaktadır. Yazınsal özelliğiyle bu sıfatı kazanmaktadır. Ama içerik olarak kimi zaman edebi, kimi zaman edebi olmaktan uzak kalabiliyor. Milli Şairimiz Âkif, “Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter!” demiyor mu zaten… Demek ki, edebiyat olması için öncelikle içeriğin insanlara faydalı olacak niteliklerde olması önemlidir.

Duygusal yaklaşımlar, insanın içindeki sevgi gereği olmaktadır. İnsanın özünde olan bu sevgi, yazıklarına da düşmektedir. Ne yaparsanız yapın, bunu silip atmanız söz konusu olamaz. Zaten insanlar, sevgiyle ayakta olduğu düşünülürse; bunu yapmak yıkılmak demektir.

Günümüzde yeni yazarlar ortaya çıkmaktadır. Çoğunlukla güzel eserler vermektedirler. Zaten aksi iddia etmek zordur. Her birisi için çaba harcanmış ve bir eser meydana çıkması için uğraşılmıştır. Mutlaka eleştirilecek yönleri de olacaktır. Bugün, en usta yazarın bile eseri eleştirilmektedir. Çünkü esere zevk katan biri yönü de eleştirel olmasıdır. Yazarın bu bağlamda eleştiriye açık olması gerekmektedir. Yoksa bir eleştiride davranışları ve kararlılığı değişecekse; yazarlık yolunda başarılı olması söz konusu değildir.

Eserlerin eleştirilmesi aynı zamanda o eserin dikkate alındığını gösterir. Bundan dolayı da yazar mutluluk duyacaktır. Kimi zaman yazarın yakın çevresi kendisini eleştirmekten çekinir. Dostluğumuz zedelenir diye… Hâlbuki en büyük kötülüğü yapmaktadırlar. Herkes fikrini söylemeli, yazar da bunları değerlendirerek doğru olması durumunda gereğini yapacaktır. Ama dostluk zedelenmesin diye yanlışı söylemeyeyim demek, aynı zamanda korkaklıktır.

Belki biraz sert oldu ama bu bir gerçek…

Bir gün adamın biri, Âkif’in şairliğini hazmedememiş olacak ki,
— Siz baytar mısınız? Demiş. Akif bozuntuya vermeden,
— Evet, bir yeriniz mi ağrıyor, demiş…

Usta şair, kendi tepkisini bile edebi sınırlar içerisinde vermektedir. Baytar, hekim anlamına gelmektedir. Değerli şair aynı zamanda veterinerdi. Buradan şu mesajı da vermek istiyorum. Edebiyatımız evrenseldir, bir meslek grubuna kilitlenip kalmış değildir; Türkçeyi konuşan herkes bu anlamda çalışmalarını sürdürebilir ve araştırmalarını yapabilir.

Eleştiri noktasında, şu yaklaşımın kabul edilebilir bir özelliği yoktur; “Sen matematikçisin, bilgisayarcısın ya da vs. vs.” gibi meslek gruplarını göstererek, “Senin Türkçeyle, Edebiyatla ne işin var?” gibisinden bir yaklaşım değersiz kalmaktadır.

Edebiyat, bütün insanları kucaklamaktadır. Herkesin burada kendine yer edinecek bir konum mutlaka vardır. Dolayısıyla, eserler eleştirilirken hangi meslek grubundan geldiğine değil; eserin kalitesine bakmanın çok daha doğru ve yerinde olacağını düşünüyorum. Çünkü hangi meslek grubundan geldiğini eleştirmek, hiç kaliteli olmadığı gibi dikkate değer de bulunmamaktadır.

Nice yazarlar vardır ki; kimyacıdır, matematikçidir hatta işçidir! Adam çalışmış, araştırmış ve türü ne olursa olsun; bir edebi eser ortaya koymuştur.

Küçük bir not: Günlüğümde gönlümden geçen her şeyi sizlerle paylaşıyorum. Edebiyat dünyasına merhaba demem içinde, siz değerli okuyucularımın mutlaka bana destek olacağınızı biliyorum…

Sevgiyle kalınız…

22 Mayıs 2008

Çin’deki Felaket…

Bir gün uyandılar, kimisinin üzerinde taş yığınları, kimisi can vermiş… Uyumuşlardı ve gündüz üzerlerine kâbus gibi çöküvermişti. Neler olduğunu anlamaya çalışırken, her şeyi sanki tamamen unutuvermişlerdi!

Gün, onlar için aydınlık doğmamıştı.

Geçmişte bir gün, 1999 yılında Gölcük depremi… O zaman da insanlar uyumuştu ve gün onlar için karanlık başlamıştı. Herkes panik yapmış, yakınlarım yaşıyor mu diye telefon yağmurları başlamıştı. Heyhat! Kimselerden haber alınamıyor… “Allah’ım ne olur, ona bir şey olmasın” diye dualar arşa yükseliyordu. Her evde bir matem havası, her evde derin bir sessizlik… Dahası Türkiye yasa boğulmuştu. Kalbinden yaralanmıştı. Derken muhasebeler başladı. Kiminde vicdan mahkemeleri başladı, kiminde gerçek mahkemeler.

Saltanatını, yapılan çürük binalardan elde edenler, o binaların altında ezilenlerle birlikte vicdan mahkemelerinde ezildi. Kim bilir belki vicdanı yoktu, gerçek mahkemede ezildi… Haksız yere elde edilen saltanat, kimseye hayır getirmedi. Saltanat sahibinin de yakını öldü. İşte o zaman anladılar acının ne olduğunu… Bir damla gözyaşı süzüldü mü gözlerinden, o zaman anladılar; insan demenin ne olduğunu!

Türkiye ağlamıştı, hüzünlenmişti. Her yerden oraya yardım yağıyordu. Şimdilerde, binlerce kilometre ötede bir yer var. İçinde insan var; dini, dili, rengi ne olursa olsun; orada insan var. Ağlıyor bu insanlar, çünkü karanlık bu defa onlara çöktü. Şimdilerde, onların toparlanmaya ihtiyaçları var. Yardıma ihtiyaçları var.

İnsan olmanın gereği; kimseyi ayırt etmeden, insan olarak yaklaşmak değil midir? Eğer bir ayırım yaparsak, bunun adı insanlık olur mu? Hayır, bunun adı ırkçılık olur. Oysa insan tektir. İnsan olduğu için değerlidir. Kimisi kötü, kimisi melaike gibidir! Ama şimdilerde düştüler ve birilerinin ellerinden tutmasını bekliyorlar.

Elimiz kolumuz bağlı oturuyoruz. Gücüm yok ki, hepsinin elinden tutayım. Ama duramazdım, elim klavyeme dokundu ve döküldü kalbimdekiler… Döküldükçe ağrıdı, ağrıdıkça döküldü…

Kimileri, zevk ve sefası için olmadık harcamalar yaparken, dünyanın bir yerlerinde birileri hep ağladı ve ağlamaya da devam ediyor. Başını gece yastığına koyduğunda, bu ağlamaları hiç duymadılar bile… Bu insanlar, benim kalbimi daha çok ağrıttı. Nasıl bu kadar vurdumduymaz olabiliyorduk? Onların canı tatlı değil miydi?

Şimdilerde bir de dürüstlük taslayanlar yok mu? İşte bunlardan, anlamsız davranışlar görünce, aklımız karışıyor. Parayla insanlığımızı kaybediyoruz, zamanla da vicdanımızı… Bu araç; o kadar etkili midir ki, gözümüzü boyuyor?

“Adam sende! Para olmadan kitap alabiliyor musun sanki?” diyeceksiniz; doğru alamıyoruz… Hiç olmazsa, köle de olmuyoruz!

18 Mayıs 2008

Her Yıl On Binlerce İnsan Kurban Gidiyor!

Trafik kazalarına, ben kaza demiyorum biliyor musunuz? Trafik kazalarının bazıları var ki, resmen katliam! Hatta o kadar açık konuşuyorum ki, bu katliamlarda toplum olarak bizim de suçumuz büyük!

Uzun uzadıya trafik kurallarını yazacak değilim. Ama şunu söylemek isterim, trafik kuralları; trafik polisinden ceza yememek için değil; daha emniyetli ve daha sağlıklı bir şekilde hayat sürebilmemiz için vardır. Güvenliğimiz ve huzurumuz için vardır. Bunun aksini düşünerek yola çıkanların meydana getirdiği trafik kazaları da kaza değil, katliam sınıfına girmektedir.

Bir insan bile bile kuralları çiğneyerek yola çıkabilir mi? Ya da şöyle söyleyeyim; bile bile insan öldürmek çok mu hoş? Bunun sözü bile ürpertici değil mi? Ama birçok insan trafik kurallarını altüst ederek binlercesini öldürüyor! Bizlerde onlara karşı tepkimizi koymadığımızdan dolayı bir nevi suç ortağı oluyoruz. Şehirlerde gezerken bir bakıyoruz, motosiklet tutkunları hızla şehirden geçip gidiyor! Alın plakasını arayın 155’i… Kimseye ispiyoncu diyemezler. Güvenliğimizi, sağlığımızı tehdit edenlere müsamaha göstermek hiç de doğru değildir.

Bu arada emniyet görevlilerine de çok büyük görevler düşüyor. Böyle gözü dönmüş insanlara geçit vermemelilerdir.

Size çokça rastlanılan ve trafik kazalarında çok büyük paya sahip bir teknolojiden bahsetmek istiyorum. Herkesin cep telefonu var. Araç kullanırken şoförler cep telefonlarıyla görüşüyor. Bunu yaparken polis varsa hemen kapatıyor. Hiç kusura bakmayın, aynen şöyle diyorum: “A ahmak adam, karşındaki polisti kaçtın, Azrail gelirse nereye kaçacaksın!”… Öyle bir hale geldik ki, artık cezalarda kâr etmiyor. Açık açık “Bunu yapmazsan ölürsün!” demek lazım.

Sizin ne hakkınız var ki, bunca masum insanın hayatına kastediyorsunuz. Ya da onları sakat bırakıyorsunuz. Adam gibi sürsenize!

Lütfen dikkat! Cep telefonuyla konuşan sürücü ile alkollü sürücü arasında hiçbir fark yoktur! Alkollü şahıs, alkolün etkisiyle adamakıllı kontrolü olamazken, cep telefonuyla konuşan şahsın da dikkati telefondadır.

Aman dikkat! Bir elimiz direksiyonda, bir elimiz telefonda; karşı tarafın ne dediğini düşünürken ve ona ne cevap vereceğimizi düşünürken o bir anlık “an” var ya, işte her şey o zaman karışıyor. Telefonla konuşmak dikkatsizliğe neden oluyor, bütün dikkatiniz telefondayken koskoca aracı kontrol etmem mümkün mü?

Kurallara uymazsanız, emin olun ağlarsınız. Kuralları bile bile çiğneyip bir trafik katliamına(!) meydan vermek istemiyorsanız kurallara uyun. Güvenliğiniz için uyun, insanlığınız için uyun. Bir dakika erken gideyim derken, yolculuğunuzun sonu musalla taşı olmasın!

İstanbul’dan Malatya’ya dönerken, otobüste baktım şoför telefonla görüşüyor. Muavini çağırdım ve şoföre söyleyin ya otobüsü kenara çekip konuşsun ya da kapatsın telefonu, dedim. Vatandaş bana der ki, otobüsün telefonunu cep telefonuna yönlendirmişler! Ya öyle mi? O zaman sorun yok. A ahmak herif, ha cep telefonu ha otobüsün telefonu! Her ikisi de dikkati dağıtıyor.

Hiç kusura bakmayın, bunca kaza olurken susup susup oturmak bana fenalık getirdi. Bütün şoförler odasına, içişleri bakanlığına ve emniyet genel müdürlüğüne bu konuda halkı daha fazla bilinçlendirmeleri konusunda azami çaba harcamaları için yazı yazacağım.

Bu günlüğümde de siz değerli okurlarımı yarıyorum. Bunlara asla sessiz kalmayın yoksa bir gün tamamen sessiz kalırız; konuşmak istesek de konuşamayız! Birileri bize küsecek diye, hatalıysa şikâyet etmekten vazgeçmeyelim.

Yıllardır yüz binlere varan trafik kurbanlarının katliamına ortak olmayalım. Emin olun, bu bir katliamdır. Kazaların çoğu dikkatsizlik diyorlar, ben de diyorum ki bu dikkatsizliğin büyük çoğunluğu telefon ile konuşmalardan oluyor!

Umarım, bu konuda herkes üzerine düşeni yapar da her gün trafik kazaları haberi almaktan kurtuluruz. Bir çiçeğin boynunu bükmeyi art sayanlara yazıklar olsun! Bu konuda her türlü psikolojik savaşa hazırım. Trafik canavarı olmayalım, insan olalım…

05 Mayıs 2008

Genç Gelişim Dergisi

Kişisel gelişim alanında son zamanlarda büyük bir patlama mevcut. Artık insanlar kendisini geliştirmeleri gerektiğine inanmış görünüyor. Tabii ki, ulaşılması gereken daha birçok insan var ancak şu durum da kötümsenecek bir tablo değil…

Sitem aracılığıyla yazılarımı okuyucularıe nasip olursa, yazılarımı Genç Gelişim Dergisine de göndereceğim. Genç Gelişim Dergisinin 12 adet ayrı ayrı dergileri bulunmakta. Mayıs ayı sayısında “Sınava Doğru” başlıklı yazım, Genç Öğrenci adlı dergilerinde yayınlanacak. Böylelikle daha çok okura ulaşmış olacağım. Hedefimize doğru yürürken bu tür etkinlikler bizi mutlu etmekte ve bu mutluluğu sevenlerimle paylaşmak istedim.

Kişisel gelişim kitapları son zamanlarda çok fazla yazılmakta ve insanların buna rağbeti oldukça iyi durumdadır. Bu bağlamda birçok internet sitesinde de artık kişisel gelişim yazıları ve sadece kişisel gelişimle alakalı siteleri görmek mümkün… Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu hızlı tempoya ayak uydurabilmek için artık değişimin şart olduğuna insanlar inanmış durumdalar.

Artık gelişimin şart olduğu bu günlerde, insanlar teknolojiyi öğrenmek için türlü aktivitelere katılıyor ve bunları öğrenmek için çaba harcıyorlar. Bir zamanlar lüks iken şimdi iş hayatımızın bir parçası olan bilgisayar teknolojisini de artık herkes öğrenmek zorunda. Bilgisayar okuryazar olma şartı artık her yerde aranır oldu. Bu yüzden de birçok kurs ve halk eğitim merkezlerinde bilgisayar kursları düzenlenmektedir.

Amatörden profesyonele doğru bir gelişim ve değişim söz konusu. Bilişim teknolojilerini meslek olarak seçenler, bu konunun daha fazla takipçisi olmak zorundalar. Çünkü kazançlarını bunun üzerinden sağlamaktadırlar. Bu teknoloji de durmadığından sürekli yenilenerek güncellendiğinden, değiştiğinden bu hıza ayak uydurma zorunluluğu vardır.

Nerden nereye sıçradık değil mi? Bu da konumuzla alakalı nasıl olsa, ziyanı yok! Genç Gelişim Dergisi, bu anlamda kendisine gelişimi ve değişimi ilke ederek okuyucuya en uygun bir ücretle dergiyi sunmaktadır. Öğrencilerin dergi alıp okuması için de Genç Öğrenci dergileri bulunmakta ve fiyatı bir paket sigaranın yarısı fiyatına! Öğrencilerin çoğunluğunun harçlıklarıyla bir şeyler aldığı düşünülürse, bu fırsat onlar için çok güzel… Bu ilgilerinden dolayı şahsım adına Genç Gelişim Dergisi yönetimine teşekkürlerimi sunuyorum.

Biraz reklâm gibi oldu ama gerçekten faydalı olduğuna inandığım bir şeyi burada söylemekten asla geri kalmam. Kaldı ki, burası “insanlara değer verenlerin buluştuğu adres”tir. Burada menfaatlerin söz konusu olamaz. Burada kimseye maddi menfaat sağlama telaşında hiç olmadım, olmamda! Benim tek derdim manevi menfaatimiz :) Cehaletin esaretinden kurtularak, cehaletin hapishanesinden kurtulup özgürlüğe kavuşmamıza el ayak olacak ne varsa bu kapıdan içeri girebilir.

Bir konuya daha deyinmek istiyorum. Kitap okuyanlar zaten okuyor da, önemli olan okumayanları çekmek! Okuyan arkadaşlarımız, o kişileri buna özendirseler çok güzel olacak. Bunun için arkadaşlarınıza kitap hediye ediniz. Zaman zaman arkadaşlarınıza okuyan kişilerin başarılarını anlatın, belki kendisi de bu bağlamda okumaya şevk olacaktır.

Bu arada okuyucuyla sohbet havasında bir yazı kaleme almışken okuyucularıma teşekkür edeyim :) Türkiye’nin her köşesinden sitemi bir şekilde bulup ve sürekli takip eden dostlara da teşekkür ederim. Dostlar kelimesi ne kadar güzel ve ne kadar anlam dolu değil mi? Biz bu ülkeyi bu dostlarla kazandık ve bu dostlarla ilerletmek zorundayız. Ay yıldızlı bayrağımın gölgesinde rahat ve huzurlu yaşamak için dostça elimizi uzatmak zorundayız. Kurtuluş savaşının nadide kahramanları dedelerimizin ve ninelerimizin ruhunu şad etmek adına buna mecburuz. Onların bu hoşgörü emanetini ilelebet sürdürmek zorundayız.

Her şey gönlünüzce olsun…

03 Mayıs 2008

İstanbul Gezisi

Nisan ayının son haftasında İstanbul’a gittim. Havanın pekiyi olmayışı ve beni gezdirecek birini bulamamam, İstanbul'u fazla gezememe sebep oldu. Aslında gezdirmek isteyen çok değer verdiğim insanlar olsa da bu defa zaman olmadı. Çünkü onların söylediği sürede Malatya’ya dönmeyi planlamıştım.

Bu gezide bazı yayınevlerini ziyaret etme fırsatı buldum ve bazı yazarlarla bizzat görüşme imkânım oldu. Ama nasip olur bir daha İstanbul’a gidersem, daha planlı bir şekilde bunları ayarlamam gerekecek. Çünkü plansız olunca görüşemeyebiliyorsunuz ya da yerini bulamayabiliyorsunuz.

İstanbul’u açıkçası sevmedim. Haberlerde de sık sık gördüğümüz trafik sıkışıklığı sorununu bizzat orada gördüm. Trafik çok yavaş ilerliyor ve bir yere gitmek için çok fazla zaman kaybediyorsunuz. Erdal DEMİRKIRAN, “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” kitabını yazmıştı ya, sanırım İstanbul’da trafikte harcanan saati tam hesaplamamış olsa gerek! Tabii bu şaka olsa da gerçekten de İstanbul’da trafikte çok fazla zaman kaybedilmektedir.

İstanbul gezimden bazı düşüncelerimi ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Taksime gitmiştim, orada bir yazarla görüştüm. Arabasını bir arka sokağa park etmişti. Ana caddeler ile bir arka sokağın görünümü felaketti! Bir arka sokağa geçtiğinizde sanki bambaşka bir yere geliyormuşsunuz gibi bir görünüm vardı. Doğrusu taksim etrafını pek beğendiğimi söyleyemem. E ne de olsa insana memleketi güzel gelir.

İstanbul’a giderken, yolda en çok Bolu’nun yeşilliğine hayran oldum. O ne güzel bir yeşillikti… İnsanı dinlendiren bir görünümü var. Orada bulunmak da apayrı bir güzellik olsa gerek. Bolu Dağı tünelinden geçtik, 3 km mesafesi olan tünel! Koskoca dağın altından bir tünelle 3 km gibi bir mesafeyi geçiyorsunuz. Düşünsenize, o tüneli yapmak için ne çileler çekildi. Ne zorluklar aşılarak yapıldı, sonuçta bir şehir; diğer bir şehre bağlandı. Burada üreten bir toplum olmamız gerektiğini görüyoruz.

İstanbul’da dağ falan yok :) Çünkü yapıtlar zaten dağa kurulmuş. Bir yere gidiyorsunuz, sanki dağa tırmanır gibi yokuşu geçmeye çalışıyorsunuz. İstanbul’daki adam Malatya’yı beğenmez… Elbette herkese memleketi güzel gelir. Malatya’nın eksikleri olsa da son zamanlarda daha güzel bir çevre düzenlemesiyle hak ettiği konuma yavaş yavaş taşınıyor gibi… Kültürel etkinliklerin az olduğu Malatya’da, güzel bir konferans salonunun açılmasının buna katkı sağlayacağını düşünüyorum. Konferans salonumuz var ancak çok büyük katılımlara izin verecek kapasitede değil. Bakarsınız bu yazımı bir yetkili okur da Malatya’daki bu eksikliği görmüş olurlar :)

Gidemediğim birçok kişi oldu. Bazı yazar ve yayınevleriyle görüşmek istesem de bu mümkün olmadı şimdilik… Eğer ilerde bir daha gidebilirsem bunu daha planlı bir şekilde ayarlayıp düzenlemeye çalışacağım.

15 yıldır göremediğim ve 13 yıldır da haber alamadığım Mehmet TEKİN öğretmenimle İstanbul’da görüştüm. 2006 yılında bir öğretmenler gününde uzun bir arayışın sonunda kendisine ulaşmıştım. Bu sene de kendisini görmek nasip oldu. Oradaki öğretmen arkadaşlarına, “Benim, Malatya’dan öğrencim. Ziyaretime gelmiş…” diye o anki sevgi dolu duygusunu ifade etmişti. Bu ziyaret, gezimin asıl amacıydı.

16 saatlik otobüs yolculuğu bazen insanı boğabiliyor. Değer verdiğim yazarlardan birine bunu söyleyince 30 saat Siirt yolculuğunu hatırlıyorum dedi. Kendisi öğretmen olduğu için bir ara Siirt’e girmiş olsa gerek! Doğrusu çok büyük bir zaman… Düşünsenize eskiden motorlu ulaşım araçları yokken, insanlar haftalar boyu süren yolculuklar neticesinde bir yerlere gelebiliyorlardı. Şimdi imkânlar daha da ilerledi ve uçakla 1–2 saat içerisinde istediğini yerde olabiliyorsunuz. Doğrusu bu çok güzel bir imkân!

Yüreğimi burkan bir sahneye de tanık olmuş oldum. Teyzemin yanında kalıyordum. Kendisi ve eşi çalışıyor. Çocuğu da kendisi hazırlanıp okula gidiyor! Eminim ki, İstanbul’da birçok ailede bu sorun vardır. Üzücü olan nedir biliyor musunuz, bu iş yoğunluğu arasında ne çocuk annesini babasını anlayabiliyor ne de Anne – baba, çocuğu… İletişimin kopuk olduğu bu durumda insanlar birbirlerini net olarak anlayamadığı için kendi hayallerindeki gibi bir çocuk karşılarında göremediklerinde, “Biz senin için çalışıyoruz, senin yaptığına bak!” gibisinden bir savunmaya geçtiklerini görüyorum. Bu da çok acı, işte bu söz çocuğu anlamadığının en açık göstergesi. Marifet, çocuğu dünyaya getirmek değil, onu en iyi şekilde eğitmektir. En iyi deyince, çok iyi imkânlar içinde yüzdürmek akla gelmemeli. Onun eğitimi için bir şeyler yapmak, onunla iletişim kurmak ve sorunları birlikte çözmek de onlar için çok iyi bir imkândır. Dilerim buradaki hassasiyeti hepimiz görebilir ve gereğini yapabiliriz.

Akis Kitap yayınlarında Adem ÖZBAY beyi ziyaret ettim. Kendileri de kitap hediye ettiler. Buradan kendisine teşekkür ederim. Kendileri 12 ayrı dergi çıkarıyorlar. Kişisel gelişim için ellerinden geleni yapıyorlar ve buna herkesin ulaşabilmesi için derginin fiyatını da çok cuzi bir seviyede tutuyorlar. Ayrıca dergileriyle birlikte kitap ve CD gibi materyalleri de hediye ederek daha faydalı olmayı amaçlıyorlar. Bu güzel düşüncedeki azim ve kararlılığı tebrik ediyorum. Genç Gelişim, Beyin Gücü, Genç Okur gibi dergiler, bazı yayınları… http://www.akiskitap.com/ da dergiler alanında bu dergilerin eksi sayılarını görebilirsiniz. Kişisel gelişim alanındaki eserleri de inceleyebilirsiniz.

İstanbul’a gittiğimde hava kapalı ve yağmurluydu. Birçok şehirde de hava kapalıydı. Döndüğüm zaman da hava açmış, güneş gülen yüzünü göstermişti. Daima yüzümüzdeki güneşin sönmemesi dileğiyle…