21 Nisan 2008

Üstatların Eline Su Dökemeyiz…

Biz genç yazar aday adayları, üstatlarımızın eline su bile dökemeyiz. O aşamaya gelebilmemiz için daha çok araştırma yapmamız ve daha çok okumamız gerekmektedir. Bunu yaparken de yazmayı ihmal etmememiz gerekir.

Yazma eylemini gerçekleştirirken çeşitli yayınlarda yazılarımızın olması da bizi bir nevi, yazma konusunda daha da şevklendirecektir. Bu gayretlerimiz neticesinde hiç kimseye bir şeyleri ispatlama gayretinde değildir yazar! Bana göre öyle olmalıdır. Yani bir şey ispatlama derken, kendisini başkasından daha farklı göstermek gibi bir duruma girmemelidir. Bakıyorum bazı yazarlar, söylemleriyle ve bir anlık gafletleriyle; okuyucu ile arasına sını çekebilmektedir.

Yazarlar bir yana bazı tartışmacılar, tartışma anlarında anlamsız sözcükler sarf ederek insanların hepsinin eşit haklara sahip olmasının “eşitsizlik” olduğunu savunacak kadar gülünç duruma düşebiliyoruz.

Tartışma programlarında, o kadar yıl bazı şeyleri aşmış insanlar, her nedense bir anda değişiveriyor ve tartışmanın neden yapıldığını unutarak başka mecralara dalıp gitmektedirler. Bu durum, tartışılan konuda bir sona gelinmediği gibi başka başka konuların meydana çıkmasına sebep olmaktadır. Bu olay, bizlerin daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunu özellikle göstermektedir.

İki satır yazdık diye, konuları saptıracak ya da kendimizi olduğumuzdan farklı göstereceksek asla bu işe kalkışmayalım. Çünkü yazarlık, bunu kaldıracak yapıya sahip değildir. Yazarlık, duyguların yoğunlaştığı ve belirli bir üslupla insanlara aktarılmaya aracı olan bir sanattır. Okuyucu ile arasına engeller çekerek, birbirinden kopması için yoktur.

Bütün insanlar çalışması sonunda mutlaka güzel bir eser verecektir. Bu bir hizmet olabilir, bir ürün olabilir ya da bir kitap olabilir. Ama her mesleğin kendisine has ve güzel bir konusu mutlaka vardır. Bir bilgisayarcı, güzel bir yazılım programıyla insanlara yarar sağlayabilir. Bir giyim fabrikası çıkardığı yeni ürünlerle insanların daha rahat olmasını sağlayabilir.

Önemli olan zirveye ulaşmak değil, zirvede devamlı kalmaktır. Yersiz korkularımızı yenerek, yaptığımız işin doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz takdirde durmamız kabahattir. Bu aşamada bizleri kıskananlar olabilir, tek bir şey söylemek istiyorum. Emin olun ki, kıskanılacak hiçbir şey yoktur. Aslında o kişi, neye kıskandığını da bilmemektedir.

Eğer yazar adayları, üstatları kıskanarak günlerini geçirselerdi ya da geçirseler, asla yazar olma konusunda adım atamazlar. Çünkü kıskanmak, kontrol edilmediği takdirde bir süre sonra nefrete dönüşecek ve nefretle bakmaya başlayacaksınızdır. Bu ise yapmak istediklerine engel olacak ve çıktığınız yolda geri dönmek zorunda kalacaksınızdır.

Yazarın dünyasında; anlamsız kin, kıskançlık ve nefret olmamalıdır. Bunlar yazarın hedefini görmesine engel teşkil edecektir. Büyük ustaların eserlerini inceleyerek ve bu ustaların eseriyle araştırmalar yaparak, bilgiye daha güzel ulaşmayı denemeliyiz. İlgilendiğimiz konu hakkında en doğru kaynaklara ulaşarak, okuyucumuza bu konuda doyurucu bilgi verebilmemiz için kıskançlık kaprislerinden arınmış bir şekilde yazarlığa bürünmemiz şarttır.

Aynı şekilde oyucular da yazarın bu çalışmasına kıskançlık duygusuyla yaklaştığı takdirde eserden feyizlenemeyeceği açıktır. Bu sebeple duygularımızı doğru yerde ve doğru kullanmak zorundayız.

Belki şimdi üstatlarımızın eline su dökemeyebiliriz ama hiç olmazsa su testisini elimizde taşıyoruz. Su testisini yolunda kırmamak üzere :)

Sağlıcakla ve sevgiyle kalınız…

14 Nisan 2008

Kıraathane!

Ülkemizin her köşesinde mutlaka kıraathaneler gözünüze çarpmıştır. Buralarda birçok insan maç ya da çeşitli kâğıt oyunları oynayarak vakitlerini geçirmektedirler! Bir nevi vakitlerini öldürmektedirler.

“Kıraat” kelimesinin anlamına baktığımız zaman karşımıza “okumak” anlamı çıkmaktadır. Kıraathane şeklinde söylediğimizde de okuma salonu olarak hafızalarda yer edinmektedir. Türk Dil Kurumunun sözlüğünde “Kıraathane” için hangi açıklamaların olduğuna bakalım:

1. Kahve, Kahvehane: “Burasını otel mi zannettin, kıraathane mi?” S.F. Abasıyanık
2. Müşterilerinin okumaları için gazete ve dergi bulunduran geniş, temiz ve iyi döşenmiş kahvehane.

Türk Dil Kurumunun sözlüğünde iki madde göze çarpmaktadır. İkincisi bizi daha çok ilgilendiriyor. “Müşterilerinin okumaları için gazete ve dergi bulunduran…” şeklinde devam eden açıklamada okuma eylemi geçmektedir. Bizim kahvehanelerde maalesef okunacak bir şey bulmak güçtür. Eğer gazete varsa da bu ağırlıklı olarak spor gazeteleridir. Dergi adına bir şey bulamayacağımız ortadadır.

İsimleri verirken yanlış kullanmaktayız. Günümüzdeki kahve içilen yerlerin hepsi resmen “kahvehane”dir! Bunlara kıraathane denilemez. Çünkü kavram çatışması başlamaktadır bu noktada. Ama insanlarımız o kadar güzel alışmış ki buna, kimse kıraatin bir okuma olduğunu söylemiyor. Yine bu yanlış kullanım için kimse ses çıkarmıyor. Bu yerlere kıraathane diyebilmemiz için o yerlerde mutlaka bir kitaplık olmalı ve içerisinde okunacak eserler olmalıdır. Aksi takdirde kıraat sözüne ters düşecektir ki, o zaman da ismini A Kıraathanesi iken A Kahvehanesi olarak değiştirmesi gerekecektir.

Şimdi diyeceksiniz ki, ne kadar da büyütüyorsun! Büyütülmüş bir şey yok zaten. Yanlış olan bir durum var ve bu yanlışın düzeltilmesi için toplumun bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Düşünün bu kıraathaneler, birçok insanın geçtiği yerlerde de kurulmaktadır. Çoğunlukla maç izlemeye gelinmektedir. Bir “gol” atıldığında, herkesi bir coşku tutuyor ve bağırıyorlar. Dolayısıyla çevrede bulunan insanlar bu gürültüden rahatsız olmaktadır.

Aynı şekilde eğitim kurumlarının olduğu yerlere yakın mesafelerde de bu tip yerler açık olduğundan, eğitim kurumları da bunlardan rahatsızlık duymaktadır. Çok enteresan bir olayı paylaşmak isterim. Malatya’nın merkezinde bir çay bahçesi vardı. Çay bahçesinin arkasında cami ve yanında da dershaneler bulunmaktadır. Maç zamanı tıklım tıklım dolmaktadır çay bahçesi. Bir “gol” atıldığında yer gök inlerken, camide insanlar ibadetlerini yapıyor. Dershanelerde de insanlar eğitim görüyorlar! Söyler misiniz, böyle bir atmosferde dikkat denen bir şey kalabilir mi?

Neyse ki, bu yanlışlığa bir son verip çay bahçesi meydandan kaldırıldı ki bu da doğru bir karar olmuştur. Ama tek üzüldüğüm şey, oradaki ağaçları kesmeleri oldu. Bundan dolayı da üzüntümü ifade etmek isterim.

Bu konular bize basit gelebilir ama zaten her şey basitten başlamıyor mu? Her şey küçükten başlayarak büyümüyor mu? Biz bu küçük görünen ama cüssesi dev gibi olan konular karşısında sessiz kalmamız durumunda bir gün, altında kalmamız söz konusu değil midir?

Bu vesileyle daha birçok yerde yanlış kullanılan sözleri tespit edip gerekli yerleri bilgilendirmemiz mutlaka yararımıza olacaktır.

Sevgiyle kalınız…

10 Nisan 2008

Her Eve Kütüphane!

Kitaplar bize yol gösteren, ışık saçan muhteşem eserlerdir. Hepsinin ama hepsinin mutlaka bizlere anlatacakları bir şeyler vardır. Bütün kitaplar değişik tecrübelerden yoğrularak bir araya gelmiştir. Böylelikle birçok insanın tecrübesinden ve düşüncelerinden faydalanmamıza olanak sağlanmıştır.

Ülkem insanının maalesef evinde kütüphane bulunmamakta! Kendilerinin okuyacağı, çocuklarının okuyacağı kitaplar bulunmamakta. Aslında herkesin kendi evinde küçük de olsa bir kütüphane kurması gerekir. Her şey öğüt vermekle olmuyor. Bizzat bunu uygulayarak çocuklara daha iyi örnek olacağızdır. Böylelikle hem kendimizi düşünceler âlemine sürükleyeceğimiz gibi çocukların da düşünen bir toplum olmasına ön ayak olmuş olacağızdır.

Her nedense toplumumuzda çok kitap okuyan birisi olduğu zaman dikkati çeker. Bunun nedeni kendilerinin çok az okuması hatta hiç okumamasıdır. Aslında okuyan kişi de kendisini hep eksik görmektedir. Az okuduğundan şikâyet etmektedir. Okudukça cahilliğimizi görüyor ve okudukça cahilliğimizi yenmek istiyoruz. Bize garip gelmemesi için bizim de kitap okumamız gerekir ki; yemek, su gibi temel ihtiyaçların arasına kitabı da ekleyelim. Bedenin istekleri varsa, ruhunda istekleri vardır. Ruh da bilgiye muhtaçtır. Bilgiye susuzdur.

2007 yılının Aralık ayında Malatya’ya Şair – Yazar Y. Bülent BAKİLER gelmişti. Konferansına gitmiştim. Konuşmasına başladığında, “Buraya konferans yazmışlar, ben bilim adamı değilim; ben gönül adamıyım. Burada yaptığım konuşmalar konferans değil, ancak sohbettir” demişti. Konuşmasında Türkiye’de evlerin %95’inde kitap bulunmadığını dile getirmişti. Kitapların rafımızı süsleyen süs eşyaları niteliğinde kullandığımıza dikkat çekmişti.

Eğitim, eğitim, eğitim… Bizi cehaletten ve ekonomik bunalımdan yalnızca eğitim kurtaracaktır. Eğitim de okumakla, bilgi edinmekle ve dolayısıyla da düşünmekle mümkündür. Düşünen bir toplum olmamız durumunda, sorunlara çok çabuk ve kalıcı çözümler bularak, krizlere girmekten kurtulacağızdır. Sürekli olarak birçok kişi her yerde kitap okumanın önemine dikkat çekmesine rağmen buna dikkat etmemeye devam ediyoruz.

Size bir araştırma hakkında bilgi vermek istiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kitap okumayla ilgili bir araştırma yapılmış ve bakın Türklerin kitap okumasına ilişkin hangi bilgiler ortaya çıkmış:

“TÜRKLER, KİTABA HİÇ ISINAMAMIŞ

Raporda, Türklerin okuyan bir toplum olup olmadığı tarihsel açıdan da değerlendirildi. 3 dönem baz alınarak yapılan inceleme özetle şöyle:

İslamiyet Kabul Edilinceye Kadar (10. yüzyıla kadar) :
Bu devirde Türk toplumunun okuyan, okumayı seven bir toplum olduğunu söylemek epeyce zordur. 11. yüzyılın Endüslü bilgini İbni Said’in Tabakatü’l-Ümem adlı kitabında dünya milletleri ikiye ayrılır: Bilimle uğraşan milletler (Hintliler, İranlılar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar); Bilimle uğraşmayan miletler (Türkler, Moğollar, Çinler). Aynı eserde, bilimle uğraşmayan milletlerden kulağına herhangi bir fikir veya felsefe ulaşmadığına da özellikle işaret eder.

İslamiyet’i Kabulden (10. yüzyıldan) 17. Yüzyıla Kadar:
Bu devirde nispeten okuyan, düşünen bir toplumla karşılaşıyoruz. Ülke, medreselerle ve hemen yanlarına açılan kütüphanelerle doluyor. Devrin sosyal şartları içinde okuma-yazma oranı çok yüksek değilse de kulağa, dinlemeye dayalı gelişmiş bir kültür var.

17. Yüzyıldan Günümüze Kadar:
Türk toplumu tekrar okumayan, fazlaca düşünmeyen, bilgi üretmeyen bir toplum haline gelir. Matbaanın Türkiye’ye girişinden (1727) 19. yüzyılın sonlarına kadar basılan kitap sayısı 5 bin civarında. Bu sayı ancak 20 yüzyılın başlarında 35-40 bini buldu. 1930-32 yıllarında bir kitap 300 adet basılırsa sevinilirdi. Devrin ünlü gazetecisi Ziyad Ebuzziya 1933’te bir kitaptan 500 adet bastığında, bunun hayretle karşılandığını anlatır.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türk toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasi şartlarında önemli değişiklikler olmasına rağmen, kitap, gazete, dergi ile arasının iyi olmadığını, toplumumuzun okumayı alışkanlık ve hayat tarzı haline getirmediğini göstermektedir.”
www.ntvmsnbc.com 23 Ekim 2004 tarihli haberi.

Bu rapor birilerine de çok çarpıcı bir şekilde cevap veriyor aslında. İnsanların dini inançları onları geriye götürmez. İnsanların tembelliği ancak onları geri götürür. İslâm’ı kabul etmeden önce her şeyden habersizce yaşayan bir toplum görüyoruz. İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte araştırmalar ve okumalar önceki yüzyıllara göre çok daha iyi bir konumda! Günümüzde de artık yine pasifleşme sürecine girdik gibi… Ama buna izin vermeyeceğiz ve tekrar şahlanmak için kolları sıvayacağız.

Türk bilginlerin çoğunluğunun İslâm’ı kabul ettikten sonra ortaya çıktığı düşünülürse, İslâm’ın araştırmaya ve okumaya büyük önem verdiği apaçık ortaya çıkmaktadır. Hangi din olursa olsun, okumanın büyük önemi vardır. Burada İslâm dinini anlatmaya çalışmıyorum. Bunu yapacak kişiler elbette ki İlahiyat ile ilgilenenler ve din bilginleridir. Sadece toplumdaki geri kalmışlığın sebebinin kendi tembelliğimiz olduğuna, araştırmadığımıza bağlı olduğunu söylemek istiyorum.

Günümüzde artık tembel kalma gibi bir lüksümüz yok. Eğer belli bir standartta yaşamak istiyorsak, mutlaka kendimizi geliştirmek zorundayız. Gelişen teknolojiye paralel olarak iş alanlarının da gelişmesi bizi buna mecbur kılmaktadır. Eğer bunlardan habersizce yaşarsak, bir süre sonra sahip olduğumuz işimizi kaybetmemiz mümkündür.

Kendimizi geliştirmek adına karşımıza çıkan engellerden biri de hiç kuşkusuz görsel medyadır. Görsel medya, bizleri araştırmaktan ve okumaktan alıkoyarak tembelliğe sürüklediği apaçıktır. Elbette bütün teknolojiler için yerinde ve kontrollü kullanılması durumunda bize faydalı olacaktır. Elimize televizyonun kumandasını aldığımız zaman, biz değil de televizyon bizi yönetiyorsa; o an mağlup olmuşuz demektir.

Her evde mutlaka bir kütüphanenin olması ve cehaletin pençesinden ancak okuyarak kurtulacağımızı unutmamak gerekir. Çağdaş bir toplum için, her konuda adil bir sistem için bu şarttır. Eğer bir ülkede eğitim sorunu yok ise o ülkede hiçbir sorun yok demektir!

07 Nisan 2008

Adam Gibi Vali – Uzm. Dr. Köksal PABUÇCU

Vali Recep YAZICIOĞLU’nu daha önceden tanımazdım. 2003 yılında haberlerde beyin ölümü gerçekleştiğini duymuştum. Şimdi bu kitapla onu bir nebze olsun tanıdım. Gerçekten de Adam Gibi Adammış…

Sevgisiyle ve icraatlarıyla halkı kendisine dost bilmiş. Protokolü halk ile arasında soğuk bir duvar olarak addedip bundan kaçınmış. Kendisiyle görüşmek isteyenler, randevusuz ve izinsiz odasına girebiliyormuş. Kitaptaki şu olay beni güldürdü:

Merakımı Gidermek İçin Geldim
“… Erzincan’a aynı yıl gelmiş, büyük acıları
(deprem gibi) ve birçok evinci (Taşyol ve Başpınar Köprüsü gibi) beraber
yaşamıştık.

Tirajlı bir dergimiz için onunla randevulaşmış, sabahın
yedisinde Erzincan Valiliğindeki makam odasında röportaj yapmıştım. Mesai saati
başladığında bizim görüşmemiz hâlâ bitmemişti.

Çat kapı giren bir
vatandaşa yer gösteren Valimiz, ona çay ikram ettikten sonra nasıl yardımcı
olabileceğini sormuştu.
— Benim sizinle bir işim yoktur. Televizyonlarda hep
görürdüm kapısını çalmadan makama girilen vali diyorlar. Kars’tan gelip
İstanbul’a gidiyorum. Hakikaten dedikleri gibi misiniz? Merakımı gidermek için
geldim, deyince misafirin cevabı karşısında gözlerinden yaşlar akana kadar
kahkahayla gülmüştü. (Fevzi Sarıçiçek, Önsöz Gazetesi 9 Eylül 2003)”

İşte bu satırlar, ne kadar da sevecen ve halkın içinden bir insan olduğunu göstermektedir. Keşke hayatta olsaydı da siyasetçilere siyaset dersi verebilseydi. YAZICIOĞLU, siyasi konulardan çok icraatlarıyla ilgilenmiştir. Zaman kaybetmenin hoş olmadığını düşünmüş ve ona göre hareket etmiştir.

Aldığı kararlarla başta her toplumun kendisini kötülemesiyle karşılaşmış. Aykırı Vali, Çılgın Vali, Zıpkın Vali gibi yakıştırmalarda bulunmuşlar. Ama zamanla valililerini anladıkça bu yakıştırmalar değişerek Süper Vali, Adam Gibi Vali yakıştırmalarını almıştır.

Ender rastlanılan ve hayatından çok şey öğreneceğimize inandığım bir insanı sizlere takdim ediyorum. Onun hayatını okurken mutlaka kendimiz için bir şeyler bulacağızdır. Rahmet ve minnetle kendisini anıyorum. Onun gibi adam zor bulunurdu, bürokrasinin üst düzeylerinde olmasına rağmen halktan biri gibi olmaktan asla geri çekilmemiş. Kaç tane vali gösterebilirsiniz bana böyle? Hiç!

Bu büyük bir cesaret ister, sevgi ister. Ruhun şad olsun Recep YAZICIOĞLU. Dünya var oldukça mutlaka seni hatırlayanlar ve düşüncelerine sahip çıkan birileri çıkacaktır.

01 Nisan 2008

Teşekkür...

Kitap Kampanyasından Son Notlar:

Bu kampanyaya gereken önemi gösteren herkese candan teşekkür ediyorum. Bugün bu kampanyaya destek verenleri ve sözlerini bizzat yerine getirenlere tekrar teşekkür etmek istiyorum.

  • Adem ÖZBAY’a daha çok teşekkür ederim. Bu kampanyanın önemini anlayarak en büyük desteği veren kişidir. Bu arada sadece kendi araştırmalarım neticesinde en büyük desteği veren kişidir. Yoksa başkaları benden duymayıp da yardım etmişlerse bilemem. Onlara da teşekkür ederim tabii…
  • M. Ali DEMİRKOL’a, H. Öztürk DURGUN’a, Adem Aktepe’ye çok teşekkür ederim.
  • Fidan Kitapevine çok teşekkür ederim.

Yukarıda yazmış olduğum kişi ya da kuruluşlar bizzat yardımlarını ederek yardım derneğine ulaşmasını sağlamışlardır. Gelecek olan bazı kitaplarda toplandıktan sonra Malatya’dan Sinop’a gönderimini gerçekleştireceğim inşallah…

Adem ÖZBAY’a tekrar teşekkür etmek isterim. Samimiyetimize güvenerek sorgusuz sualsiz bu yardımı hemen gerçekleştirdiği için… 100’ün üzerinde kitap ve 360 civarında dergi gönderdi. Bu cömertçe davranışını örnek olması açısından yazmak istedim.

Tabii ki, bunlar bizim kısa zaman içinde sonuç aldığımız şeyler. Ayrıca önümüzdeki günlerde de çeşitli etkinliklerle kitap toplama işlemlerini gerçekleştirmeye devam edeceğizdir. Ben yine tanıdığım insanlara ulaşmaya çalışacağım. Söz verenlerde bu zaman zarfında sözlerinin gereğini yapacağından kuşkum yoktur.

Bu konuda emeği geçen herkese, tanıdığım tanımadığım, herkese candan teşekkür ediyorum.