28 Şubat 2008

İçimizdeki Bölünme…

Her ne kadar siyaset içi konuları konuşmak istemesem de, ortada insanların hayatını ilgilendiren bir konu varsa bunun hakkında kendi görüşlerimi yazmak istedim… Bildiğiniz gibi uzun zamandır gündemde olan başörtüsü meselesi…

Türkiye’nin sınır ötesi kara harekâtı yaptığı şu günlerde, tamamen gözler üniversitelere çevrilmiş ve başörtüsü hakkında olan gelişmelere kilitlenmiş durumda… Öncelikle şunu belirtmek isterim, laikliğin ne olduğu ve cumhuriyetin ne olduğunu iyi anlamak gerekmektedir.

Bazı çevrelerin laikliği, kendi anlayış biçimine göre değerlendirmesi son derece yanlıştır. Laikliğin genel bir tanımı vardır ve anayasamızda eşitlik ilkesi geçmektedir. Buna göre, bütün insanlar özgürlüğünü yaşayabilmelidir… Nasıl ki, kiliselerin açılmasına, misyonerlerin kapı kapı gezip Hıristiyanlığı yayma girişimlerine engel olmuyorlarsa, en doğal hakkı olan kişilerin kılık kıyafet hakkını da vatandaşına vermek durumundalar…

Teessüf ederim ki, bu sorunu çözmeye çalışanlar, konuya fazla önem vermemiş olacaklar ki, çok fazla olaylar olmakta ve kışkırtma eylemleri her tarafta baş göstermektedir. Bu ülkede, adım gibi eminiz ki başörtülü ve başörtüsüz arasında hiçbir zaman çekişme olmamıştır. Boş verin çekişmeyi, böyle bir ayırım olmamıştır. Daha haftalar öncesinde başörtülü ve başörtüsüz yan yana, güle oynaya giderlerken; bugün nasıl oldu da karşı karşıya gelip birbirlerini incitecek sözler sarf etmeye itildiler?

Bazı kişilerin bu olaylar karşısındaki açıkları tespit ederek, ortalığı karıştırıp milleti birbirine düşürme gayretleri apaçık görünmektedir. Önemli olan insanımızın, bu tür asalaklara meydan vermemeleridir. Bir topluluğun içine sızıp da onları kışkırttıktan sonra ortadan kaybolan bu asalakların tuzağına düşmememiz gerekir. Üniversite gençliği bunları düşünmezler mi ve bu kadar düşüncesizce mi hareket ederler?

Türkiye laiktir, laik kalacak! Bu cümleyi dillerinden düşürmemekteler… Acıyarak bakıyorum ki, bu cümleyi sarf eden o öğrencilerin belki %90’ı bunun ne demek olduğunu bile bilmiyorlar… Tarihinden bu kadar bihaber yaşayan bir millet yoktur Türkiye’den başka herhalde…

Ey gençlik! Sizin işiniz, bizim işimiz; bu kışkırtmalara gelmek değil, elele kardeşçe yaşamak ve haklıya hakkını veren bir dünya oluşturmaktır… Bu yolda ilerlerken de bilime, teknolojiye ve eğitime son derece önem vermeliyiz… Tarihimizi bilmeliyiz ki, geleceğimizi görelim. Yoksa karanlıklar içinde kahrolur gideriz! Sizlerin görevi, eğitim alanında çığır atarak bilim alanında üzerinize düşeni yapmaktır.

Adım gibi bilmekteyiz ki, giyim kuşamın ülkenin ilerlemesiyle ya da geri kalmasıyla uzaktan yakından, hiçbir bağlantısı yoktur… Kendi tembelliğimizi örtecek bazı kılıflar arıyoruz ve saçma sapan sebepleri göstererek komik duruma düşüyoruz. Aslında bu durum, ağlanılacak bir durumdur!
Çanakkale’de Seyit onbaşılar, Nezahat Onbaşılar, Mustafa Kemal ve değerli silah arkadaşları, size bu vatanı birbirinize düşman olasınız diye mi bıraktı? Onların mücadelesi yıllar sonra birbirinizi çekemeyip, yiyesiniz diye mi oldu?

Bugün Mustafa Kemal ATATÜRK’ün adını kullanarak haksızlık yapanları, eğer Atatürk görseydi, Atatürk’ün karşısında gerçekten bu saçmalıkları dile getirebilirler miydi? Atatürk, sözde değil, icraatlarıyla bilinen bir simaydı. Günümüzde de onunla boy ölçüşecek bir lider de asla yoktur… Onun devrimlerinin ne olduğunu anlayamayan kişiler tarihi bir daha okusunlar, ama lütfen anlayarak okusunlar!

Bu ülkede bu kadar kargaşa ortamını gören, şehitlerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ne derdiniz var da böyle birbirinizi parçalıyorsunuz? Bugün çarşıda gidiyordum, bir otobüs durdu ve şoförü kendi otobüsü içindeki yolcuyu yumruk yumruğa dövdü! Ben şaşırdım buna… Neden aklımızı başımıza almıyoruz? Ne olduğumuzu zannediyoruz? Birilerine haksızlık yapma, hakaret etme yetkisini kimden alıyoruz? Senin derdin neydi be adam(!), yolcunu dövüyorsun? Sebep ne olursa olsun bunlar hiç etik değildir…

Bir önceki yazımda, okulda çarpma işlemini öğrendik; bölme işlemini öğrendik dedim. Sonunda şimdilerde bu bölmeyi oldukça sık kullanıyoruz(!) dedim… Yapmayın lütfen, bu yapılan yanlışlar, ülkemizin gerilemesine sebep oluyor… Bu sorun olmayan meseleleri uzatmanız ülkenin gerilemesine neden oluyor…

Lütfen ama lütfen, sorunları çözecekseniz; ortamı bölmeden, kargaşalar oluşturmadan çözünüz… Eğer bunu yapamazsanız, unutun dünyada saygın bir devlet olmayı… Kendi insanına, kendi içinde haksızlık uygulayan insanlar oldukça biz her zaman geri gideriz; buna isim takmak gerekince de çok komik duruma düşeriz…

Sevgiyle kalınız…

27 Şubat 2008

Kapasite Meselesi...

Yıllar önce, yedi yaşlarındayken başladık okula... Günler geçti, okumayı öğrendik. Yine günler geçti; toplamayı, çıkarmayı öğrendik. Biraz daha gün geçti çarpmayı öğrendik. Biraz daha günler geçti ve bölmeyi öğrendik... Toplumda şu anda bölmeyi çok kullanıyor sanırım :)

Hayallerimiz vardı; bir öğretmen, bir pilot, bir polis; neyi görürsek hemen onu oluverecektik... Ama samimi, içten bir isteğimiz vardı... Yıllar geçti ve liseye, üniversiteye gitme çağımız geldi... Lisede artık bir seçim yapmak gerekti aslında... Anne baba düşünür:

— Bey, oğlanı hangi liseye göndereceğiz?
— Meslek lisesine göndeririz, bizim çocuk tembelin teki...
— Araştırsaydık?
— Nesini araştıralım, durumu ortada meslek lisesine öğrenciler neden gidiyor zannediyorsun?

Siz neye dayanarak bu çocuğa tembel dediniz? Ya da tembel derken hangi hususlara dayanarak tembel dediniz? Kapasite meselesi! Neyin kapasitesi? İnsanlar sevdiği işi yapmaktan zevk alır ve onun için çalışır. Ama bir işi sevmiyorsa ne kadar çalışırsa çalışsın, sonuç değişmeyecektir.

Olması gereken de budur, insan mutlu olacağı bir meslek seçmesi durumunda başarılı olabilir; topluma faydalı olabilir. İyi bir mühendis iseniz ama ben doktor da olurum derseniz. Ayrıca doktorluk mesleğini sevmemenize rağmen ben doktor olacağım diyorsanız, kendi kendinizi kandırıyorsunuz demektir. Sevmeyeceğiniz bir işte başarılı olma söz konusu değildir.

Diğer taraftan bir öğrenciyi tembel olarak kabul ediyorsanız bile, meslek lisesine sadece tembellerin gitmediği konusuna dikkat çekerim. Yıllardır yapılan yanlışlar, insanların yanlış düşünmesine neden olmuş ve dolayısıyla da yanlış yapmalarına neden olmaktadır. Kaldı ki, bir öğrenci tembel değildir, doğru yönlendirilmeli ve kendisine bu konuda destek verilmelidir.

Çocuklar mesleklerini seçerken onlara rehberlik edecek ama bir mesleği seçmesi konusunda baskı yapılmaması daha doğru olacaktır.

Yani bir şeyi başarmak aslında sevgi işidir, önce sevmeniz gerekmektedir ki başarabilesiniz... Yoksa kapasitedir, şudur budur angarya! Ama sevdiğiniz an hiçbir şey sizi bundan ayıramaz... Bu ince ayrıntıyı yakalamamız dileğiyle...

Sağlıcakla kalınız...

26 Şubat 2008

Kişiliğini Kazanmamak…

İnsanoğlunu diğer varlıklardan ayıran en büyük özelliğin akıl olduğu herkesin bildiği en büyük gerçektir. Buna rağmen, o aklın büyüklüğünü göremeyip; kendilerini küçük düşürenlerin sayısı da azımsanmayacak derecede büyük…

Kişilik, bir insanın belli olgunluğu kazanması ve bazı konularda artık görüş bildirir duruma gelmesi demektir. Eğer birileri herhangi bir konu üzerinde fikir beyan edemiyorsa o kişilerin henüz kişiliklerini kazanmadıklarını söyleyebiliriz… Bazen şöyle bir ifade de kullanılır: “kişiliğinde kötülük var, kişilik meselesi vs. vs.” gibi ifadelerle karşımızdaki insanın yanlış yaptığını bu kelimelerle kelimelere dökmekteyiz.

Yalnız, yapılan bir yanlış olsa, yanlış yapmıştır denip kenara çekilebilir. Ama kişilik meselesi gibi bir kavramla suçluyorsak, bize göre o kişinin bu yaşamı kendisine prensip edindiği ve istemedikçe değişmeyeceği anlamı çıkacaktır…

Toplumumuzda bu oran çok fazla olmakta ve karşımızda gerçekten bizi dinleyecek insanları bulmak zorlaşmaktadır. Bir insanın karşısındayken, ona gülmek ve ona her türlü iltifat edilirken, gittiği zaman arkasından demediğini bırakmamak ne denli kişiliğe sığmaktadır? Bu gibi ifadelerle ne kadar kişilik sahibi olduğu kanıtlanabilir…

Düşüncesizliğimiz, bize çok şey kaybettiriyor… Hayatımızın en güzel dönemlerini elimizden alıp gitmesine rağmen, kendimizi düzeltmek adına bir şeyler yapabiliyor muyuz acaba? Eğer buna çaba bile göstermiyorsak; ne kadar samimi olduğumuz meydanda değil midir? Sadece başkalarını kandırarak nereye kadar gidebiliriz ki? Yalan kişinin kendisine saygısızlığıdır… Eğer bir insan, kendisine saygı duyuyorsa asla yalan söylemez… Ama kendisine bile saygısı yoksa, gerisi pek de önemli değildir inanın…

İnsanları tanımaya çalışırken, kişiliklerine bakılır ve ona göre o kişiye güven duyulur, samimiyetine inanılır… Ama karşımızda bir kişilik göremiyorsak, neye göre değerlendireceğimizi bilemez ve o kişiye güvenmemiz söz konusu olamazdır.

Kişilik derken; asık suratlı, sürekli ciddi duran asla gülmeyen bir tiplemeden mi bahsediyorum? Hayır… Elbette insanlar mizah değeri olan şakalar yapmalıdır, elbette gülmelidir. Ancak her şeyin bir sınırı, bir kopma noktası vardır. İşte o nokta aşıldığı zaman yapılanların ne şaka, ne mizahi bir durumu olabilir…

İnsanların mutlu olduğunu görerek; bu mutluluktan mutluluk duyabiliyorsak, başka insanlar para kazanıp evde kendisini bekleyen insanların ihtiyaçlarını karşılarken duyduğu mutluluğu hissedebiliyorsak! Bir arkadaşımızın mutlu bir gününde biz de mutlu olabiliyorsak, bir başkasıyla konuşurken ona güzel sözler söyleyip; o gittikten sonra da onun hakkında güzel şeyler söyleyebiliyor ve arkasından sövmüyorsak, söylediğimiz sözleri düşündükten sonra sarf edip karşımızdaki insanın kırılmayacağından emin olabiliyorsak, işte kişilik budur!

Bunlar dışında yapılan her şey, kişisizliğe işarettir. Belki biraz katıca oldu ama birçok insan bundan dolayı kırılıyor ve karşısındakine güvenemiyor… İnsanoğlu güvenmek ister, derdini anlatacağı bir arkadaş ister… Bu tek taraflı değil, her ikisi için isteyerek yapar… Bir derdi olduğu zaman dinlenmek ve arkadaşının da bir derdi olduğu zaman onu dinlemek ister. Elinden hiçbir şey gelmese bile onu dinlemesi, ona değer verdiğini hissettirmesi, onun için çok büyük değer taşımaktadır.

Yoksa şaka mahiyetinde diye alakasız alakasız şakalar yapmak, insanların moralini alt üst edecek cümleler sarf etmek; hiçbir zaman bir marifet olmamıştır. Mizah ve şaka, bozuk moraller karşısında morali düzeltiyorsa, kaliteli bir şekilde yapılmıştır demektir, aksi takdirde tekrar aynı hüzne dönülecekse, bunun adı şaka ya da mizah değil sadece kuru, komik bir sözden ibaret kalacaktır.

Bu yazıyı okuduktan sonra kendim dâhil, sözlerimizi iyice bir düşünsek ve ne kadar kişilikli olduğumuzu tartmamız dileğiyle… Çünkü kendimize de samimi olamıyorsak, inanın koca bir “hiç”iz demektir!

Sevgiyle kalınız…

24 Şubat 2008

Hangi Tür Kitaplar Okumalı?

Okumak, dünyaya bakış şeklini değiştirir. Konuşmalarımızı, hareketlerimizi, arkadaşlarımızla; ailemizle iletişimimizi değiştirir… Çevremizdekilerle daha iyi bir iletişim kurmamıza önayak olur…

Okumanın yararlarından uzun uzun bahsedebiliriz, ancak ben birkaçına değindikten sonra asıl konumuza geçeceğim… Kitap okumak, kendimizi tanıtmamıza yardımcı olur, kendimizi ispatlamayı sağlar, özgüvenimizi kazanmamızı sağlar… Çevremizdekilere kendimizi rahatlıkla anlatabilmeyi sağlar… Bu da büyük bir olaydır, çünkü çoğu insan etrafına kendini anlatamamaktan şikâyet eder durur…

İyi, güzel de hangi kitapları okumalı?

Okumak ciddi bir iştir, insanlara faydalı olan her türlü kitap okunmalıdır… Hangi türleri okuma hususuna gelince, ilk olarak ilgi alanınıza giren kitapları okuyun derim. Bu hikâye, roman, deneme, şiir, kurgu vs. her türlü eser olabilir… Mesleki konularda da mutlaka kendi alanlarıyla ilgili kitap, dergileri takip etmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Böylelikle hem insan kendisini daha fazla geliştirecek hem de okuma alışkanlığını daha da zenginleştirmiş olacaktır.

Okuyan insanlarda beynin genç kaldığı konusu tartışılamaz… Okuyan bir yaşlı insan ile okumayan yaşlı bir insanı düşündüğünüzde, hangisinin hafızasının daha iyi olduğunu bizzat görebilirsiniz…

Kurgu kitapları okunmalı mıdır?

İnsanlığın yararına olan her türlü eser okunmalıdır. Ancak söz konusu kurgu kitaplarında, kitabın kurgu olduğu, yani yazarın tamamen hayalleriyle kaleme aldığı bir eser olduğu unutulmamalıdır. Aksi takdirde gerçek dünya ile hayal dünyası arasında bozukluklar olabilir… Bu da insanları psikolojik olarak bunalımlara sürükleyebilir…

Sorumuza cevap verecek olursak, bu tür eserlerin hayal dünyamızı geliştirmek adına okunmaya değer eserler olduğunu düşünüyorum. Çünkü böylelikle düşünce ufkumuzu çalıştıracak ve olayları değerlendirme fırsatı bulacağız…

Okuduğunuz kitabın türüne dikkat edin!

Farklı durumlarla karşılaşmamak için okunulan eserin türüne dikkat edilmesi gerekmektedir. Bir masal kitabı okunurken, “Kurbağayı öpen kişinin, karşısında bir prensi görmesi” gibi bir olayı gerçek saymak, tamamen hayali olacak ve kendimizi eserin akışına tamamen bırakmışız demektir. Bu yanlıştır… Genel olarak konuşmakta fayda vardır. Özellikle çocuklar ve gençlerin hayal dünyaları geniş ve macera sever yönleri bulunmaktadır. Dolayısıyla çocuklara ve gençlere okuma alışkanlığı kazandırırken okuduğu eserin türü hakkında bilgi verilmesi gerekmektedir.

Tarihi bir roman ise tarihten kesitler verdiği, edebi eser ise edebiyatın hangi dalına girdiği hakkında bilgiler verilmesi gerekmektedir. Eğer kurgu, masal ve insanları hayal dünyasına sürükleyen hangi eser olursa olsun, mutlaka bunların gerçek dünya ile karıştırılmaması gerektiği hatırlatılmalıdır…

Kişisel gelişim alanında yazılan kitaplar hakkında neler söylenebilir?

Bu kitaplar, insanları kendi kendilerini muhasebe etmelerine birebir yardımcı olmaktadır. Kişinin olaylara her zaman tarafsız bakmasını ve sağlıklı değerlendirmesine yardımcı olmayı amaçlayan yapıtlardır. Kişisel gelişim kitaplarının hedefinde her zaman başarılı olma prensibi bulunmaktadır… Dolayısıyla insanlara pozitif olarak güven vermeye çalışmakta ve onları motive etme görevi görmektedir.

İnsanlar, bazı zamanlar çeşitli nedenlerden dolayı güvenlerinde bazı belirsizliklerin bulunduğu zamanlar olmaktadır. Bu kitaplar, bu güven bunalımından kurtulmak için yararlıdır. Kendisinde olan değerleri keşfedebilmesi ve nasıl bunu açığa çıkarabileceği konusunda kendisine fikirler vermektedir.

Tarihi romanlar hakkında neler söylenebilir? Tarihi öğrenme noktasında yararlı mıdır?

Bilgi, herkesin edinmesi gereken bir hazinedir… Dolayısıyla bu bilgi hazinesinden, herkesin rahatlıkla faydalanabileceği ortamlar oluşturmak şarttır. Çocuklar ve gençlerin yapısı itibariyle, heyecanlıdır ve macera severdirler… Tarihi keşfedebilmeleri için de bu olayları onların bakış açılarından hareketle tarihe yolculuk etme noktasında büyük hizmetler verdiğini düşünüyorum…


Tarihi romanların temelinde zaten tarihi gerçekleri aktarma bulunmaktadır, bunu yaparken roman tadında, hikâye tadında okuyucuya sunmaktalar… Küçük çocuklar için de renkli renkli kitapçıklar hazırlanarak onlara tarihleri hakkında bilgiler verilmektedir. Dolayısıyla bu tür etkinlikler, onların tarihi sevmeleri konusunda önemli rol oynamaktadır. Zaman ilerledikçe, merak daha da artacak ve tarihi bizzat anlatan tarihi kitaplara yönelmesini sağlayacaktır.

Tarih, bir milletin geleceğinin habercisidir. Eğer tarihimizi bilmiyorsak, geleceğimizi de bilmiyoruz demektir. Bir ülkenin kalkınması, o ülkenin tarihine olan bağlılığıyla eş değer olacaktır. Özetle söylemek gerekirse, bir toplumun kültürel, sosyolojik ve tarihi yapılarını gelecek kuşaklara aktaran her türlü etkinliğe sahip çıkılması ve desteklenmesi gerekmektedir.

Çünkü bunlar bizim asıl zenginliğimizdir. Onlarla hayata daha anlamlı ve olumlu bakabiliriz. Düşülen hatalara bunun sayesinde tekrar düşmemeyi öğrenmiş oluruz…

Sağlıcakla kalınız…

15 Şubat 2008

Yalan Söylemek...

Yalan söylemek; doğruluktan kaçmaktır, gerçeklerden korkmak, kendimizi boşu boşuna avutmaktır… Yalan, zehirli bir yılan gibi herkese zarar verir, en çokta söyleyene zarar vermektedir.

Yalan söyleyen kişi, aslında bir başkasını kandırdığını düşünür ama beyhude! Asıl kanan ve kandırılan kendisidir! Çünkü karşısındaki insan, gerçeğin ne olduğunu bilmemektedir ki, karşısındakinin sözüne inanır… Eğer yalan söylüyorsa, mutlaka bir gün yalanı ortaya çıkacaktır ki, o zaman güven bunalımlarının başlaması kaçınılmazdır. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar”, sözü yalanın türü ne olursa olsun, mutlaka bir gün ortaya çıkacağına işaret etmektedir.

Bazı insanlar, “İyi de ben yalan söylemedim ki, yemin etmedim çünkü…” diye, anlamsız bir cümle kurarlar… Ne demek, yemin etmedim? Ağızdan çıkan her kelimenin doğruluğu için “yemin” mi gerekir? Yemin, inanılmayan bir durum karşısında şahit göstermek demektir. Olan bir şey için yemin ederken bile dikkatli olmak gerekirken, olmayan bir şey için yemin ediliyorsa, işin ne derece tehlikeli olduğunu siz düşünün… Kaldı ki insan, ağzından çıkan sözlere sadık olmalıdır… Ağzından çıkan her kelime birer söz niteliğini taşımaktadır.

İnsan olmanın gereği, sözüne sadık olmaktır. Merhum Milli Şairimiz, Mehmet Akif ERSOY, bir gün arkadaşının evinde görüşmek üzere sözleşmişler, o gün öyle bir fırtına olmuş ki arkadaşı, Akif’in bu havada gelemeyeceğini düşünerek komşusuna gitmiş… Evdekilere eğer bir sebeple Akif gelirse, hemen beni çağırın demiş… Koca Şair, o havada bile söz verilen yerde saatinde bulunmuş ancak arkadaşının komşuya gittiğini öğrenir. Eve buyur ederler, hemen çağıralım derler. Selam söyleyin der ve gider…

Ertesi gün arkadaşı Akif’i görünce, mahcup bir şekilde, “O havada gelemeyeceğini düşündüm” der. Akif, “Bir söz, ya ölüm ya da ona yakın bir sebeple mazur görülebilir” der ve arkadaşıyla altı ay konuşmaz…

İşte söz budur! Sözüne sadık olmak demek budur! Günümüzde bırakın böyle söze sadıklığı, bir gün sonraki için verdiğimiz söze sadık oluyor muyuz? Eğer olamıyorsak, düşünüp insanlığımızın hangi noktada olduğuna dikkat etmemiz gerekmez mi?

İnsan neden yalan söyler?
İnsan korkularından dolayı, cesaretsizliğinden dolayı yalan söyler… Yaptığı hatadan ya da yanlıştan dolayı etrafındakilerden soğumaktan korktuğundan dolayı yalan söyler…

Bunu ancak cesaretli olmakla ve yaptığı hayatı ya da yanlışı cesurca üstlenmekle çözülebilir. Böyle olursa insanın kendisine olan güveni de yerine gelecek ve yalan söyleme yoluna gitmeyecektir.

Çocuklar neden yalan söyler?
O tertemiz, yeni yeni gelişen nesiller neden korkar da yalan söyler? Henüz cesaretin ne demek olduğunu bilmeyen bu canlar nasıl yalan söyler?

Aile içi eğitim burada çok önemlidir ve sağ olsun ebeveynlerde bu konuya çok ilgi gösteriyorlar! Çocukları hata yaptığında ya da üstünü başını kirlettiğinde, onları öyle korkutuyorlar ve cezalar uyguluyorlar ki, çocuklarda bu korkudan dolayı yalana başvuruyorlar…

Çocuklara özgüvenini kazanmasını öğretmenin en iyi yolu, gereksiz cezalardan ve gereksiz sinir krizlerinden kaçınmaktır… Eskiler, öyle yapıyordu diye aynısı yapılmaz! Eskiler, öyle yapıyordu da çok mu iyi yapmışlar? Bakın, yalancı olup çıkmışız!

İnsan; güvenmek ister, sırrını paylaşacak insan arar… Malını emanet edebilecek bir dost arar… Dertleşecek bir arkadaş arar… Bunun için de o kişiye güvenmek ister…

Bunu hepimiz istemez miyiz? Bir insana bir şeyler söylerken, her sözümüzün altında bir fenalık araması hoşumuza gider mi? Doğru söylesek bile artık hep şüpheyle yaklaşmaz mı bize? Böyle sürekli zan altında yaşamak, sizce yaşamak olur mu?

Değerli şair; Mehmet Akif ERSOY, bunları aşmış bir insandı… Yalandan uzak duran ve korkusuzca yaşayan bir insan… Kaybedeceği şeylere bakıp da asla dürüstlüğünden taviz vermemiş aşina bir çehre! Mehmet Akif ERSOY’u lütfen tanıyalım… O muhteşem İstiklal Marşını yazar şairin nasıl bir yüreğe sahip olduğunu yakından bilelim… Bu değerli insandan ve birçok değerli insanlardan öğrenecek çok şeyimiz var…

Dürüstlüğünden, ne olursa olsun taviz vermeyen ve insanlar karşısında her zaman sözüne sadık olan insanlar olarak bilinmemiz gerekir… Güven, kimliktir! Bu kimliği kaybetmemek dileğiyle…

05 Şubat 2008

Sitemin Ziyaretçilerine…

Çok değerli sitemin ziyaretçileri, siteme hoş geldiniz… Sizlerin de takip ettiği gibi bu sayfada sadece yazılarımı yayınlamaktayım… Kıyıda köşede de size faydası olduğunu düşündüğüm eklentiler mevcut…

Gmail’in bu hizmeti ile Türkiye’deki birçok ilden insanlara ulaşabildim… Hatta Türkiye sınırlarını da aşarak, Türkiye dışından ziyaretçilerimin olduğunu gördüm… Bu kişilerin kim olduğunu bilmiyorum ama özellikle belli dönemlerde siteyi takip ettiklerini düşünüyorum. Bu beni mutlu ediyor, yazdıklarımı birilerinin okuduğunu bilmek, bu yazılanlar hakkında iyi de olsa, kötü de olsa bir fikirleri bulunması çok güzel bir şeydir. Eserler mutlaka eleştirilir… Eleştiri zaten insanların olgunlaşmasına yardımcı olmaktadır.

Bu yazımda okuyucularımla sohbet etmek istiyorum… Günlüğümde yazdığım yazıların çoğunluğu etrafımdaki duyumlarımla şekillenmiş ve bir nevi tepkimi koyduğum fikir meydanıdır… Ama kimse üzerine alınmıyor olacak ki :) kimse yorum yazmıyor… Bu da benden size sitem… Şaka şaka, hiç okuyucularıma sitem eder miyim :) Sağ olsunlar, bazı kişiler bu yazılar hakkında bana mail atmaktalar… İletişim diye bir seçenekte eklememişim bakıyorum da siteme… Söylemiş olayım ve iletişim diye bir alan ekleyeyim, eafsin@gmail.com adresinden mail gönderebilirsiniz…

Sitemde kendimi yazarlık yolunda denemekteyim… Yazdıklarımı, bir nevi sahneye çıkarıyor ve gelen ya da gelecek tepkilere bakıyorum… Bu yönüyle de teknolojinin önemli bir getirisi olduğunu düşünüyorum… Teknolojiyi elimiz ayağımız şeklinde değerlendirirsek sıkıntılar yaşayacağızdır… Hoş, teknoloji çoktan elimiz ayağımız olmuş bile, sabahları kalkıp otobüslerle bir yerden bir yerlere gidiyoruz… Bir gün çalışmazsa bu yürüyen kutular, o zaman halimiz nice olur!

Allah nasip ederse, deneme türünde bir kitap yazmak istiyorum… Yaşamın her yönünden tutan bir kitap… Herkesin benden de bir demet var, diyeceği bir kitap… Bu hususta olumlu olumsuz tepkilerinizi yoruma ya da elektronik postama, bir mektupla bildirirseniz sevinirim…

Yazılarımın bir bölümünün de içinde olduğu www.erolafsin.net sitem de mevcut… Buraya da bazı paylaşımlarımı ekledim… Çalışmalarım, makalelerim gibi başlıklar altında, bazı etkinlikler bulunmakta… Gerçi, çalışmalarım alanı henüz tam anlamıyla aktifleşmiş değil… İdare edin artık :) Bakarsınız işte bir şeyler işinize yarıyorsa, alın… Kıyıda, köşede işe yarar bir şeyler vardır belki…

Bugüne kadar fikirleriyle bana moral veren,
• Ali Erkan KAVAKLI
• Cemil GÖKMEN
• M. Nuri YARDIM
• M. Temel KORKMAZ’ a çok teşekkür ederim…

Hepsi birbirinden değerliler, sağ olun… İsimlerini alfabetik olarak sıraladım… Çünkü hepsi benim gönlümde birinci sıradalar…

Bir de yaşamayıp ama yine de gönlümde yer edinenler var… İki cihan Güneşinin yerini kimse alamaz :) Allah rahmet eylesin, Mehmet Akif ERSOY… Kişiliğiyle, yaşamıyla bize yakın tarihimizde örnek olan bir insan… Sözünün eri, tam bir vatan sevdalısı… Edebiyatı o kadar sever ki, bu vatanın kendisi gibi bir şaire kaldığını düşünerek ağlar… Bu ne büyük tevazu!

Söze başlamışken bitirmek olmaz, değerli sınıf öğretmenim Mehmet TEKİN’e de çok teşekkür ederim… Kim olursa olsun, kendisinden küçük bile olsa, gerektiğinde küçük bir çocuktan özür dilemesini bize öğrettiği için…

Aileme de çok teşekkür ederim… Onlar, zaten bizim hayatımızda her zaman moral kaynağımızdır…

Yazımı fazla uzatıp sıkmayayım sizi, yazılarımı takip ederek bana moral veren İzmir’deki meçhul insana, iş arkadaşım Mehmet Ali’ye teşekkür ediyorum… Zaman zaman sitemdeki yazılarımı okuyup bana moral veren değerli öğretmenlerime de ayrıca teşekkür ederim… Hatta sitemdeki yazımı, sınav kâğıdına taşıyarak, öğrencilerine fikirlerimi sunmama izin veren, (İzmir – Bornova’da Edebiyat Öğretmeni olan) Hayri AKPINAR’a teşekkür ederim.

Dilerim sıkılmadınız, okuyucularımla karşılıklı sohbet etmiş olmak istedim… Sizlerden de mektup alırsam, cevap vereceğimdir inşallah…

Sağlıcakla kalınız…

01 Şubat 2008

Kırık Kalpler...

Zaman kendisine has üslubuyla ilerlemekte ve her geçen süre ömrümüzden saniye saniye gitmektedir… Zaman bu görevini asla sekteye uğratmamıştır, her an görevini sürdürmüş ve sürdürmeye de devam edecektir…

Kimi anlar, zaman dursa da şu kötü andan uzaklaşsak diye düşündüğümüz anlarda bile zaman, bu konuda taviz veremez… Çünkü o, durmamak üzere görevlendirilmiş ve bu görevi en iyi şekilde yerine getirmesi istenmiştir ondan… O da bunun gereklerini aynen gerçekleştirmektedir. Bazen olur ki, istemediğimiz bir şey yaparız ve zaman geriye dönse de bu hatamı telafi etsem diye dert yanarız… Hâlbuki zamanın görevini bilmemiz durumunda ve bunu kavramamız durumunda, “keşke” kavramından uzak ve daha sağlam adımlarla ilerleyeceğimiz kesindir.

Bazen olur ki, söylediğimiz bir cümle ile milyonları mutlu ederken, bazen de milyonları mutsuz edebiliyoruz… İşte o an bazı kalpleri de kırıyoruz… Tabii ki söylediğimiz konu gerçek ise kalplerin kırılması dahi göze alınabilir ama bir hata ise kırılan vazoyu yapıştırmak ne kadar zor ise kalbi geri kazanmakta buna eşdeğerdir. İnsanların kalbi, bazı durumlarda taştan daha sert, bazı durumlarda ise camdan daha kırılgandır… Maddi olan zararları belki geri yerine koyabilirsiniz ancak kalp maneviyatla beslendiğinden geri koymak mümkün değildir…

Dostlar, kendi aralarında çıkan bazı söylemleri fazla uzatmamaları gerekir çünkü mesele uzadıkça kalp kırılmaya meyleder… Öyle insanlar vardır ki, kendisine bile saygısı yoktur! Konuşurken, sözlerini bölüp argo kelimeler sarf etmek, küfürlerle konuşmalarını süslemek onları adeta sevindirir sanki… Oysa konuşmaya önem veren biri için bunlar çok önemli konulardır. Konuşmasını bölerek argo ve küfürlü sözcükleri sözlerine katmak, söyleyecek bir şey bulamamanın, daha açık bir ifadeyle acizliğin ta kendisidir! Ama bu acizlik, insanı alçaltan bir durumdur. İnsanlar konuşurken argo kelimeleri, küfürleri savurmamaları gerekir. Eğer bunu yapmaya devam ediyorlarsa, insanlığın ne demek olduğunu enine boyuna araştırmalarını diliyorum…

İşte biraz önce doğruyu söylemekle bazılarının kalbi kırılır demiştim ya, yukarıdaki ifade tam buna uymakta… Etrafımda buna uyan insanlar var ise kendi üstlerine alacak ve bana kırılacaklar… Varsın kırılsınlar; dost, doğruyu söyleyendir… Bu kim olursa olsun, isterse en yakınımdaki insan olsun, insanlık neyi gerektiriyorsa onu yapmasını istemek, çok değildir sanırım…

Kalpler, neden kırılır biliyor musunuz? Buna sebep dilimizdir… Dil derken, Türkçemiz buna neden oluyor değil! Bu dil, Türkçe de olabilir, İngilizce de, Arapça da, Almanca da… Neden, sadece yanlış kelimeler kurmamızdır. Karşımızdaki insanı incitmemizdir… Bir insanı, başka bir yerde çok rahat bir şekilde altüst edebilirsiniz… Ağzınıza geleni söyleyebilirsiniz ama karşısında söylenebilir mi? Hayır! Neden? Çünkü kimse bunları duymak istemez, aynı şekilde o kelimeleri sarf eden kişi de, kendi hakkında yanlış kavramların kullanılmasını istemez… Öyleyse, kendimiz için istediğimizi kardeşimiz için ve kendimiz için istemediğimizi de kardeşimiz içinde istememiz gerekir. Bunu söyleyen, çağlara çağ katan iki cihan Güneşidir…

İnsanların her zaman sizinle ilgileneceğini beklemeyin ya da insanlardan gereğinden fazla bir şey beklemeyin, eğer bu düşünüz gerçekleşmezse hayal kırıklığına uğrar ve bunu gurur meselesi yaparak, kırgınlığa dönüştürebilirsiniz… Oysa kalp, sevgi için vardır, öyle her önüne gelene kırılmak için değil! Sevgi için de bütün sevgileri alabiliriz… İnsan sevgisi, yaşam sevgisi, çocuk sevgisi, hayvan sevgisi vs. vs…

Binalar, evler yaparken; yaptığımız eserlerin nasıl dimdik ayakta durmasını istiyorsak, kalbimiz de asla kırılmamak üzere, her zaman sevinçle, kırılmadan dimdik durmalıdır… Etrafına neşe saçmalıdır… O zaman kalp amacına, sevgiye ulaşabilir…