22 Ocak 2008

Korkularımız...

Bazen olur ki, tuttuğumuz işi belki başaramayacağımız korkusu alır içimizi… O an biraz düşünür ve artık sıralana gelir, korkular… Artık odaklandığım şey, bu hedefe giderken karşılaşacağım zorluklardır…

Ama bunları düşünmek bana hiçbir zaman fayda sağlamayacaktır. Ben kaçtıkça o beni kovalayacak ve bu kaçış beni mağlup edene kadar sürecektir. Oysa korkmadan o işin üstüne üstüne gitmem durumunda, korkularım mağlup olacak ve benden kaçacaktır. Böylece kendimi esir alan korkulardan arınarak işime devam etmenin mutluluğunu yaşayacağımdır.

Hayatımızın her döneminde bu korkulardan kaçış, birçok kişinin başına gelmiştir. Kimileri bunu yenip kazanıyor… Kimiyse buna mağlup olarak gözlerden ıraklaşıyor… Birçok işi yapmaya karar vermişken, ansızın bedenimizi bir korku sarıyor ve tüm cesaretimizi yerle bir ediyor… Hal böyle olunca hedefe ulaşamıyor ve yapmak istediğimiz güzel hedeflere ulaşamıyoruz.

Birilerinden motive bekliyor ve kendimizi korkularımızın derinliklerine salıyoruz. Eğer bize moral verecek biri de yoksa korkuların derinliğine indikçe iyice kayboluyoruz… Birçok deha bu korkularla kaybolmuştur… Elimizi kalbimize koyarak, bir muhasebe yapmalıyız… Yaptığım bu iş gerçekten bana ve etrafımdakilere faydalı mıdır? Beynimiz ve kalbimiz evet diyorsa, hiçbir korku önümüzü alamayacaktır. Ama ikisinden biri şüphede ise isteseniz de bu hedefe ulaşmanız pek zor olacaktır. Kendi kendimizi motive etmeyi öğrenmeliyiz çünkü bizi en iyi anlayan yine kendimizdir...

Herkesin bir korkusu vardır, öğrencilerden bir örnek vermek isterim… Karne günleri gelince, öğrencileri bir korku alır… Çünkü aileler maalesef yeteri kadar soğukkanlı olmamakta ve bu durum her iki tarafta karşılıklı kırgınlıklar bırakmaktadır. Oysa karne günlerinde öğrenci, zayıfı olsa bile bunu korkmadan ailesine söyleyebilmelidir… Tabii bu zayıfları düzeltmek şartıyla… İnsanları korku saldığı zaman akla, mantığa sığmayan işlere bulaşırlar… Öğrencilerde bunlardan esinlenmiş olacak ki, sahte karneler bastırarak ailelerini kandırdıklarını zannediyorlar!

Hiç kimse unutmamalıdır ki, bir başkasını kandırmak gibi bir şey olamaz… Onlar zaten gerçeği bilmemekteler… Bizim ağzımızdan çıkan söze itimat etmekteler… Öyleyse, söylediğimiz yalanla sadece kendimizi kandırıyoruz. Bu da bir bakıma demek oluyor ki, kendimize bile saygımız bulunmamaktadır.

İnsanlar korkuya kapıldıkları an, sağlıklı düşünemez ve o an nasıl bu durumdan kurtulabilirim arayışları başlar… Eğer korku kontrol edilmekten çıkarsa, artık bir faciaya dönüşür… O kişi herkesten, her şeyden kaçar hale gelir ki, günümüzde sokakta yaşayan insanlar bu korkunun pençesinden kurtulamamış insanlardır. Nihayetinde onlar da bir insandır ve sosyal devletin gereği olarak, o kişilerin sokaklardan alınıp başını koyabilecekleri mekânlara yerleştirmeleri, sosyal devletin görevleri arasında olmasının yanı sıra insanlık adına büyük bir görevdir.

İnsanları korkuyla yetiştirme olgusu, pek zayıf ve oturmamış bir metottur. Eskiler yapıyor diye atalarımız yapıyor diye bizim de yapmamız gerekmez! Onların yanlış yapıp yapmadıklarını tenkit ettik mi bunları söylerken? Zaman düşünme zamanı, yaptıklarımızı düşünerek yapma zamanı… Çünkü artık bir şeylerin farkındayız, eskiye göre daha bilgili ve ilgiliyiz… Yarın, çok daha bilgili ve ilgili olmak içindir bunca çabamız…

Her şey insanlar içindir, çünkü her şeyin en iyisine layıktır insanoğlu… Bunun içinde kendimize güvenmeli ve korku zincirlerini kırmalıyız. Haksızlık karşısında duruşumuzu belli etmeli ve Akif gibi, haksızlık karşısında şu mısraları hatırlayarak dimdik ayakta durmalıyız:

Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
-Boğamazsın ki !
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

21 Ocak 2008

Seni Unutmaya Gücüm Yetmedi

Bu romanda kavuşulmayacak gibi görünen bir aşkı bulacaksınız… Gönüllerin ne kadar masumane bir biçimde birbirine sevdalanışını ve sonrasında yaşananları bizzat yaşamış gibi hissedeceksiniz…

Doktor Fuat ve Sultan artık bu aşkın birleşeceği ümidini yitirmişken, Ercan devreye girer ve Haşim ağa ile konuşur… Haşim ağa yapısı gereği sert bir görünüm sunmaktadır etrafına ama bütün insanlarda olan bir şey onda da bulunmakta… O, kalpti!

Ercan, bunu görebilmiş ve Haşim ağayı bununla övmüştü… İnsanları her zaman kötü yönleriyle değerlendirmemeli şartını öğretmişti, Ercan bize… Romanlar, insanlara her zaman düşünme payını sunan ve biraz da muhasebe yapmayı sağlayan önemli eserlerdir. Bu yüzden hangi yaştan olursa olsun, herkes roman okumayı asla bırakmamalıdır…

Sonunda Doktor Fuat ile Sultan, içlerindeki yeşeren ümitlerini asla kesmemişler ve sabırla beklemişlerdi… Aşkı son derece güzel bir anlamla şekillendiren bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.

Aşk, sadece fiziksel beğenilerle vücuda gelecek bir şey değildir. Bana göre aşk, düşünceleri, fikirleri sevmekle olmalıdır. Böyle olunca güzel ve anlamlı olur. Çünkü zaman geçtikçe, elimizde olan bazı şeyler gitmektedir. Güzelliğimiz, yakışıklılığımız, gücümüz, servetimiz her şey zamanla gitmektedir. Ama düşüncelerimiz, kalbimiz ve fikirlerimiz asla değişmemektedir. Tabii yanlış olan fikirler varsa onların değişmesi gerekmektedir.

Bu roman bize bir şeyi daha göstermektedir ki, sorunlar her zaman kaba kuvvetle, çatışmayla çözülmez, en sağlam ve en sağlıklı çözüm her zaman için diyalogdur. Konuşmaktan asla kaçmamak gerekir. Öfkeye öfkeyle cevap vermek, sonucu daha da kötü kılar. O yüzden sinirler yatışınca, sağlıklı bir şekilde düşünerek, hiçbir art niyet olmaksızın kurulan diyaloglar her zaman hedefine ulaşacaktır.

İnsanlığın gereği olan diyalogu, hayatımızın her yönünde yaşamak ve yaşatmak dileğiyle…

14 Ocak 2008

Neden Bilemiyoruz?

Günümüzde bilememenin sıkıntısını her yaştan insan çekmektedir. Bazı meselelerin ardında neler vardır. Bazı konuların ne olduğu konusunda tam anlamıyla fikir sahibi olmadan, meydanlara atılıp fikirler üretenlerde son derece fazladır.

Günümüzde birçok konuda kanayan yara bulunmakta ve bunlara çözüm yolu bulunamamaktadır. Çözüm son derece basit olmakla birlikte, uygulamada büyük sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Ki, bu sorunları çıkaranların da kendileri başlı başına bir sorundur. Ülkemizde birçok sıkıntı mevut, Kıbrıs meselesi, meslek lisesi meselesi, Türk-Kürt tartışması vs. vs. Bunları istediğimiz kadar uzatabiliriz.

Öncelikle neyin ne olduğunu bilmek gerekir, dolayısıyla bir konu hakkında konuşma ihtiyacı duyduğumuzda onun hakkında derinlemesine bir araştırma yapmak şarttır. Kulaktan dolma bilgilerle, bir yerlerde açıklama yapmak son derece tehlikelidir. Söylediğiniz bir konuda kaynağınızın olması gerekmektedir. “Efendim, Türkiye’de %60 oranında kişi şöyle söyler, böyle söyler…”; iyi de bu oranı nereden aldın?

Dersimize çalışmamız gerekiyor… Bize sorulan sorulardan bile bihaber yaşıyoruz. Kendi alanımızla ilgili yapıtları takip etmiyor ve gelişen ya da yitik hazine misali ortaya çıkan bulgulardan faydalanmıyoruz. Kısacası okumuyoruz, bu o kadar hafife alınıyor ki… Bir meselede okumamanın acısını çekiyoruz… Birileri birim tarihimizde bir yerlerde haksızlık yaptığımızı söylediğinde, ağzımızı açıp bakıyoruz, bu ne diyor diye… Hâlbuki neyin ne olduğunu bilsek, anında o kişiye cevap verebileceğizdir.

Okul hayatı, sadece öğrenmekten ibaret değildir, sadece Türkçe, Matematik, Fenden ibaret değildir. Okul hayatı, eğitim ve öğretimi birlikte barındırır. Dolayısıyla sosyal yönden gelişmemize katkı sağlanmalıdır. Kitap okuma genelde Türkçe ya da Edebiyat dersinin ilgi alanlarında olması sebebiyle, bu alanda başarılı olmak isteyenler daha çok okur gibi bir ima var… Yanlış, kitap okumak tüm insanların ihtiyacıdır. İnsanlar nasıl ki, karnı acıkınca yemek yiyorlarsa, beyinleri de bilgiye muhtaçtır.

Ülkemizde şunu çok açık bir şekilde görebiliyoruz, hurafelere inananlar çok fazla… Sebep nedir, okumamak! Başka sebep aramaya gerek yok, tek sebep bu çünkü… Yine ülkemizin geri kalmasının tek sebebi, yine okumamak! Başka bir şey aramaya gerek yok, çünkü okumayan bir millet yaşam damarlarından biri koparmış demektir!

Bir haksızlığa uğruyoruz, hakkımız olmasına rağmen hakkımızı arayamıyoruz… Neden, yasayı bilmiyoruz! Yasayı okuyoruz, bir şey anlamıyoruz; neden, okumadığımızdan dolayı bir çırpıda okuduğumuz yasadan hiçbir şey anlayamıyoruz…

Öyle anlar olur ki, bir şeyi çarçabuk okumak ve hemen onda verilen mesajı çıkarmamız gerekir. Bunun için de okumamız gerekir.

Okumamıza bir engel de nedir biliyor musunuz? Teknolojidir… Nasıl olur teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor… Gerçekten de doğru, bu teknolojiyi kullanarak ben birçok kitap araştırması yapabiliyorum. Birçok belgeye ulaşabiliyorum ve haberlerimi anında izleyebiliyorum. Dahası dünyayı görebiliyorum…

Bilgisayar teknolojisi, bizi hıza kaptırmış ve bilgiye anında ulaşımı sağlamıştır. Bununla birlikte bir tembellik gelmiştir. Bugün herhangi bir konu araştırıldığında, hemen arama motorlarından konuyu yazdığınızda geliyor; kopyala – yapıştır taktiğiyle fevkalade bu işi başarabiliyoruz… Bunu doğru dürüst okuma zahmeti bile göstermiyoruz…

Bugün okul çağında yetişen beyinler maalesef bu taktiğin kurbanı oluyorlar, dolayısıyla tembelliğe itilmiş oluyorlar. Oysa kütüphanede araştırdıklarında ya da gerçekten bu teknolojiyi gerektiği gibi kullanıp değerlendirdiğimiz takdirde inanın bilgi patlaması yaşanacaktır.

Bu teknolojiyi tutarlı kullanamamamızın bir sebebi de yine okumamaktır. Çünkü bu teknolojiyi nasıl kullanırsak faydalı olacak, nasıl kullanırsak zararlı olacak bunu bilmiyoruz…

Her taşın altından sebep “okumamak” çıkarıyorsun, diyebilirsiniz. Ama gerçek bu… Evde yapılan aile kavgalarını yine okumakla çözebilirsiniz. Çünkü okumak insanı iç muhasebe yapmaya sürükler ve böylece hesaplar şaşmaz, yerli yerine oturur…

Hep birlikte daha güzel yarınlara, cahillikten arınıp, bilgiyle parlayan bir geleceğe ulaşmak dileğiyle…

09 Ocak 2008

Türk Dil Kurumuna Yazdığım Yazının Cevabı

T.C.
ATATÜRK KÜLTÜR, DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU
Türk Dil Kurumu Başkanlığı
Terim Bilim ve Uygulama Kolu

Sayı : B.02.1.KDT.5.1005-430/1-33
Konu : Yabancı kelimeler

Sayın Erol AFŞİN

İlgi: 25 Aralık 2007 günlü yazınız.

İngilizce full-time ve part-time sözleri için Kurumumuzca tam gün ve yarım gün karşılıkları önerilmiş ve karşılıklar yaygınlaşmıştır. Dolayısıyla bu iki yabancı sözün dilimizde kullanılmasına gerek yoktur. Konu hakkında ilgili kuruma bir öneri yazısı gönderilecektir. Bu tür öneriler dışında dilimizin diğer kurum ve kuruluşlar, basın yayın organları ve başka alanlardaki kullanımına yönelik Kurumumuzun herhangi bir yaptırım gücü bulunmamaktadır.
Bilgilerinizi rica eder, dilimize gösterdiğiniz ilgi ve duyarlılığa teşekkür ederim.



Prof Dr. Şükrü Halûk AKALIN
Türk Dil Kurumu Başkanı
_____________________________________________________
25.12.2007 tarihli yazım:
T.C.
TÜRK DİL KURUMU BAŞKANLIĞINA
ANKARA


Sayın Prof. Dr. Şükrü Haluk AKALIN;


Bağımsızlığımızın simgesi, hoşgörümüzün abidesi olan Türkçemizi daima en iyi şekilde kullanmak ve bütün herkesin doğru bir şekilde kullanması adına bu yazıyı yazmak istiyorum.

Güzel Türkçemize zaman geçtikçe bazı çevrelerden saldırı yapılıyor ve sizlerde bunun en iyi şekilde farkında olduğunuza eminim. Yaptığınız çalışmalarla da bunu en iyi şekilde bizlere gösteriyorsunuz… Buna rağmen birçok yerde yine de Türkçemizi doğru kullanmama hastalığı olsa gerek ki, hala yanlış kullanılıyor… Bizzat şahit olduğum bir şeydir ki, bazı öğretmenler bile derslerinde “İngilizce” konuşarak Türkçemizi unutmaya sürüklemekteler… Bu durum alışkanlık yaptığı takdirde yeni yetişen nesil “tamam” yerine “okey” derse işte o zaman, bir şeyleri düşünmek zorunda olmamak adına şimdiden bazı önlemlerin özellikle alınması gerektiğine inanıyorum…

Yine acı olan bir durum vardır ki, devletin resmi belgelerinde de Türkçe dışına çıkılmış ve toplum tarafından sanki Türkçede böyle sözcükler varmış gibi algılanmaktadır. Bu durum, toplumda bunun bilincinde olmayan vatandaşların yanlış bilgilendirilmesi ve yeni yetişen nesle de yanlış öğretmeleri sonucu güzel Türkçemize bilmeden zarar vermelerine sebep olacaktır! Sosyal Sigortalar Kurumu’nun “Vizite Kâğıdında”; İstihdam Durumu alanında,

Daimi

Mevsimlik

Geçici

Full Time

Part Time


Diğer


Bilgileri yer almaktadır. Gördüğünüz üzere “Full Time” yerine “Tam Zamanlı”; “Part Time” yerine de “Yarı Zamanlı” ibareleri pekâlâ konulabilirdi. Bu hususta ilgili kurumla işbirliği yaparak bu hatanın düzeltilmesi konusunda çalışmalarınızın olmasını yürekten temenni ederim.

Anayasamızın üçüncü maddesinde, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. …” ibaresi yer almakta ve dördüncü maddesinde, “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve üçüncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” hükmü yer almaktadır. Buna göre, adı geçen belgede olan hatanın düzeltilmesi noktasında gayretlerinizi bekleriz.

Bağımsızlığımızın sembolü ve hoşgörümüzün abidesi olan Türkçemiz için elimizden gelen her şeyi yapmaya birey olarak hazırım. Bu konu hakkında yapacağınız ya da yapmak istediklerinizi tarafıma elektronik posta (kâğıt tasarrufu için) ile bildirmeniz hususunu,

Saygılarımla arz ederim.
Erol AFŞİN

07 Ocak 2008

Hedeflere Yürürken…

Sabahleyin kalkınca, bütün insanlar belli istikametlerden gittikten sonra hepsi bir yerlere dağılırlar… Hepsinin bir hedefi var; kimisi okula, kimisi işe gider… Hepsinin bir hedefi vardır, gerçekleştirmek üzere yapması gereken bir konu vardır…

Bu hedeflere giderken karşısına çeşitli engeller çıkıyor… Bir öğrenci düşünelim, okula gitmek istediği zaman ailesi, çeşitli sebeplerden okula göndermek istemiyor çocuğu… Belki eğitimin kendisine bir şey vermeyeceğini düşünüyor ailesi, belki yol parasını nasıl denkleştireceğini düşünüyor… Ama sebep ne olursa olsun, karşısına bir engel çıkmıştır ve bu engelden kurtulması gerektir öğrencinin… Bunun için çaba sarf eder ve ailesini okumanın ne kadar önemli olduğuna ikna etmeye çalışır. Çünkü onun hedefi okumaktır… Bunun için de elinden ne geliyorsa yapmaktadır…

İşe giden kişilerin de bir hedefi vardır, kimileri hayatta kalmak için çalışır ki, bu da bir hedeftir. Kimisi daha iyi kariyerler elde edebilmek için çalışır… Kimileri ihtiyaçları olmasa bile can sıkıntısı olmasın diye çalışır. Can sıkıntısından çalışanın bile farkında olmadan bir hedefi var; “can sıkıntısından kurtulmak”…

Farkında mısınız, “can sıkıntısından kurtulmak” için çalışanların bile karşılarına engel çıkar, “Neyin eksik ki, çalışmak istiyorsun? Otur oturduğun yerde!”… İşte bu noktada bu can sıkıntısından kurtulabilmek için çalışmasının neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışır karşısındakine…

Yazar olmak isteyen kişinin de karşısına birçok engel çıkar, kitaplar alır; daha çok okumak için, daha çok eser görebilmek ve bilgi dağarcığını geliştirmek, yeni şeyler öğrenebilmek için… Ama yaptığı bu iş, başkaları tarafından anlamsız ve boş bir çırpınış olarak görünür. “Neyine yarayacak ki?” derler, onlar bilmiyorlar ki, yazar olmasa bile okumak insana tecrübe kazandırır. Tehlikeleri önceden görebilmesine yardımcı olur. Olaylar hakkında net yorumlar yapmasını sağlar. Herhangi bir konu karşısında düşünür gibi yapmaz, gerçekten düşünür ve olumlu sonuçlar ortaya atar…

Ne söyleyeceğini bilir okuyan insan, etrafına bakarken sadece bakmak için değil, onlardan bir ders çıkarmak için bakar… Birilerini dinlerken ona değer verir ve ne söylediğine dikkat kesilir ki, doğru cevap verebilsin… Bunları, okumak kazandırır insana…

Hiçbir yazar yoktur ki, doğuştan yazar olup yazmaya başlamıştır. Onlar da türlü türlü zorluklarla geldiler o noktaya… Geçimini sadece yazarlıktan sağlayıp sokaklarda yaşayan nice yazarlar vardı… Birkaç sayfalık makale yazıp karnını doyurabilmek için yazdıklarını bir gazeteye satmaya çalışan yazarlar yazdı tarih…

Bunun için çok okudular ve araştırdılar, sonra başladılar yazmaya, olmadı! Tekrar gözden geçirdiler, incelediler ve tekrar yazdılar; yine olmadı, ama yılmadılar tekrar tekrar yazmaya devam ettiler. Ta ki, tamam deninceye kadar…

Thomas Edison, bin defa denemeden sonra ampulü tam anlamıyla icat edebildi… İlk başta denedi, olmadı, sonra denedi; on saniye dayanabildi… Yine yılmadı, tekrar yaptı ve bu defa sönmedi, arkadaşlarıyla nöbetleşe ampulü beklediler, birkaç gün yandı ama yine söndü… Edison, hedefine ulaşamamıştı ama yılmadı tekrar tekrar deneyerek sonunda ampulü uzun süre yanmasını sağladı…

Peygamber Efendimiz, İslâm’ı tebliğ etti, bu uğurda nice hakaretlere uğradı, memleketinden çıkarıldı, taşlandı, savaşlar açıldı ama asla yılmadı ve büyük bir insan topluluğuyla Mekke’ye geri döndü ve bugün dünyanın birçok yerinde İslam’ı tanımasını sağladı…

Mustafa Kemal, hiçbir şey yapmadan duran İstanbul hükümetine boyun eğmedi, biz bunu hak etmiyoruz dedi… Düşmana karşı harekete geçmeliyiz dedi ve bunun için çalıştı… İdam cezası aldı, cezaevine atıldı ve bir sürü engel çıkmasına rağmen o, yine yılmadı ve Türkiye Cumhuriyeti devletini, silah arkadaşları ve kahraman Türk milleti ile birlikte kurdular…

İşte hedefe yürürken her zaman engeller çıkmıştır. Hiç kimse hedefe yürürken güller görmemişti yollarda, hep ayaklarına diken batmıştı ama biliyorlardı ki, sonunda güle kavuşacaklardı… Bizler de hedefe yürürken ayağımıza batan dikenlere değil, güle yoğunlaşmalıyız…

03 Ocak 2008

Sen Şimdi Gidecen ya Cehennemin Dibine Git

Başlık ilginizi çekti değil mi? Evet, ben de internette bu kitabı görünce ilgimi çekti ve baktım, Erdal DEMİRKIRAN zaten ilgi çeken yazılar yazmaya bayılır…

Kitabı genel olarak bir değerlendireyim… Genel olarak baktığımız zaman güzel ama her şey ayrıntıda gizlidir. Bakalım Erdal DEMİRKIRAN nelerden bahsetmiş…

Öncelikli olarak klasik olarak tanımlanan aşktan uzak durmuş ve bunu farklı şekillerde açıklamış, özeleştiri yaptığınızda haksız da değilmiş diyebilirsiniz…

Yalnız kitap çalkantılarla dolu, yollar öyle kıvrımlı ki, yolculuğun sonunda bazı düşünceleriniz değişmiş olabilir. Çünkü bazı konuların çıkış noktası doğruya ulaşsa bile beyninizi çalıştırıyor olsa gerek ki, baya bir jimnastik yaptırıyor, uçaktan ani bir iniş yapıyorsunuz bu kitabı okurken ona göre… Kulaklarınız kapanmasın diye ağzınızı açmayı unutmayın…

Fikirleri henüz daha netleşmemiş, oturmamış kişilerin bu kitabı okumasını tavsiye etmem. Bu dalgalarda sürüklenir gider maazallah…

Onun dışında eşlerin birbirlerine karşı duyarlı olmaları, her şeyi sorun etmemeleri çok güzel bir şekilde dile getirilmiş; bu nokta da benden tam not aldı diyebilirim. Ancak şu noktada eleştirim olacak ki, o da Allah aşkından çok fazla bahsetmesi… Çünkü Allah ile kul arasındaki iletişime fazla karışmamalıydı. Elbette bütün insanlar dinlerini öğrenmek ve bilmek durumundadır ve belki benden de iyi biliyordur. Ancak bu konuda söz hakkı kendisi değildir.

Bunun dışında bazı bölümlerde baya açık sözlü olmuş… Bir de Türkçede kullandığı 200 kelimeden bahsetmiş… Doğru çok az kullanıyoruz ancak bu demek değildir ki, doğru kullanıyoruz. Diğer taraftan şu kadar sözcük kullanıyoruz diye toplumu aydınlatanların, herhangi bir art niyetlerinin olduğunu düşünmüyorum.

Bir konuya daha değineyim… Kitapta dilimizde olmayan iki üç kelime var, bunlar açıklanmadığından bilmeyen kişiler maalesef bunu Türkçe zannedecek ve “bugün full doluyum” sözünü sarf edeceklerdir.

Bu konuda hassasım çünkü bu kelimeyi her duyduğumda, Erdal DEMİRKIRAN’a “hoca’” diye hitap edildiğini anımsıyorum… Ben de kursta ders verirken bana “hoca!” denmesini sevmezdim… Tabii bu, “hoca!” diyen vatandaş daha sonraları “hocam” demeyi öğrendi…

Hiç unutmam, yazın bir kursta staj yapıyoruz, bilgisayar laboratuvarındayız, ders anlatıyoruz… Bayan öğrencinin bir tanesi hiç hocam demedi, soru soracak “bakar mısınız?” diyordu. Ben de bakmıyordum tabi :) kim bilir belki başkasına diyordur… Ama böyle olunca herkesin dikkatini çekiyor, o yüzden onlarda mecburiyetten “hocam” deyiveriyorlar.

Kurs işte… Bir defa ortaokul arkadaşım öğrencim olmaz mı :) Dersteyiz, bu vatandaş bana soru soracak bana Erol! Dedi, herkes ona baktı; ben gülmekten öldüm. Tabii o durumu hemen kontrol altına alıp “hocam” dedi :)

Ne alaka şimdi diyeceksiniz… Kitabı okursanız Erdal DEMİRKIRAN’ın bu konuyla alakalı bir anısını bulabilirsiniz…

Şimdi gelelim sadede, bu kitap okunur mu? Ne yalan söyleyeyim, hayatında ilk defa kitap okuyacaksan afallar düşersin, o yüzden bu kitabı okumakla işe başlama! Ama düşünceni gelişince oku, çünkü olaylara farklı açılardan bakmak insanlar için faydalıdır…