28 Temmuz 2008

İstanbul…

Bu şehre birbirinden güzel şiirler yazılmış ve hakkında onlarca kitap yazılmış. Hâlâ bu şehir hakkında şiirler ve kitaplar yazılmaya devam ediliyor. Şehir, yazarları adeta büyülüyor ve kendisinden bahsedilmesini istiyor gibi…

Peki, nasıl oluyor da yazarlar, bu övmekle bitiremedikleri İstanbul’a hayran kalıyor ve bu koca şehre şiirlerle, nesirlerle merhaba diyorlar?

2008 yılının Nisan ayının son haftasında İstanbul’a gitmiştim. İlk defa İstanbul’u görecek ve kitaplardan bahsedilen, şiirlerde övülen şehrin güzelliğini seyredecektim. Otobüsle gitmiştim. 16 saatlik bir yolculuğun ardından İstanbul’a varmıştık. İstanbul’a yaklaşmamızla birlikte denizi gördüm ama masmavi değildi! Grimsi bir rengi vardı çünkü her yer sisle kaplıydı. Ogün ve o hafta İstanbul yağmurluydu. Aslında gitmeden önce meteorolojinin sitesinden İstanbul’un hava durumuna bakmıştım ama dönüş yoktu. Gitmeye karar vermiştim çünkü…

Anlayacağınız o güzelim İstanbul’un masmavi denizini göremedim. Boğazından bakarak denizi seyre koyulamadım. İstanbul’a gittim ve bazı yayınevlerini ziyaret ettim. Tanıdığım insanları ziyaret ettim. Dahası 16 yıldır göremediğim öğretmenimi gördüm. Bu İstanbul ziyaretimin en anlamlısı oldu diyebilirim. İnsan isterse, vefa duygusunu hiç kaybetmez. Bunun örneği adeta sergilendi gibi. Mehmet öğretmenim, bu arkadaş kim diye soranlara; “Malatya’dan öğrencim, beni ziyarete gelmiş” derken, gözlerindeki ışıltıyı görmeniz gerekirdi.

Yıllar sonra bir öğrencisini karşısında görmek ve en önemlisi öğretmen öğrenciyi, öğrenci öğretmenini unutmamışsa; birbirlerini tanıyorsa ortaya çok güzel duygulu bir manzara çıkıveriyor. İstanbul gezimde, en fazla Mehmet öğretiminin ziyaret esnasında kaldım diyebilirim. Çünkü okul vardı ve öğrencilerin işinin yapılması gerekiyordu. Çok çay içmememe rağmen o gün 3 çay içmiştim. Normalde o kadar çok çay içmem. Dördüncüsü gelince, aman hocam normalde bu kadar çay içmem deyip, teşekkür etmiştim. Birlikte yemeğe gitmiştik, lokantacıya da Malatya’dan öğrencim derken, yüzündeki sevinci anlatamam.

Mehmet öğretmenim benim için değerliydi. Bir gün öğretmenler odasına, Mehmet öğretmenime bir şey sormak için gitmiştim. O an çok sinirliydi ve bana; Erol çık dışarı, diye kızmıştı. Ben de o tabii çocuk olmamın getirdiği duygusallıkla ağlamıştım ve dışarıya çıkmıştım. Ben bahçedeyken, Mehmet öğretmenim, elinde bir simitle gelip yanıma oturdu ve “Erol, özür dilerim; o an sinirliydim” dedi. Mehmet öğretmenim, birinci sınıf öğretmenimdi. 7 yaşındaki bir çocuktan özür diliyor! Ben Mehmet öğretmen gibi ikinci bir öğretmen görmedim. Belki güzel ülkemin bir yerlerinde vardır ama karşıma bir ikincisi çıkmadı. Bugün, değer verdiğim bütün hocalarımın arasından bile Mehmet öğretmenin kişiliğinde bir insan bulunmamaktadır. Bu demek değildir ki, diğerleri kötü… Fakat Mehmet öğretmen çok farklı bir insandı. Öğretmenim, buradan bir kez daha küçücük bir çocuğa özür dilemenin ne kadar önemli olduğunu gösterdiğiniz için teşekkür ederim.

İstanbul’da baktım hava kapalı yağmurlu, bir de herkes hasta olunca kimseyi hasta hasta dolaştırmak istemedim. Cumartesi günü oradaydım ve Çarşamba günü döndüm. İstanbul’u sadece 3 gün görebildim. İlk gün ve son gün bir yere çıkmamıştım. Otobüste 16 saat olunca düşünmek için bol bol vaktim oldu. İstanbul’u niye bu kadar methediyorlar diye… Zaten şimdilerde birine sorsanız pek methetmeyeceklerdir. Neden mi? Bir yerden bir yere gidiyorsunuz, tam bir işkence! Çok yakın mesafeleri kat etmek için saatlerce bekliyorsunuz. Diyeceksiniz ki, yürü kardeşim sende, ayağın kopmaz ya! Haklısınız, görünen köy kılavuz istemem ama ben köy göremedim ki, yürüyeyim. İşin doğrusu İstanbul’u bilmem, dolayısıyla otobüsleri beklemek şart oldu. Hatta bir ara bir kayboldum. Üç saatte zor buldum geldiğim yeri. Daha sonra buna çok gülmüştüm.

Teyzeme telefon açmış, bulunduğum yeri tarif etmiştim. O da bana yolu tarif etmişti de evi bulabilmiştim. Telefon olmasaydı sanırım çok sıkıntı çekerdik. Yazacak o kadar çok şey var ki, yazdıkça konu konuyu çekiyor. Ben şimdi bu telefonun zararından bahsetsem, bu başlığın altına gitmeyecek; en iyisi siz bunu kendiniz araştırın ve telefonu hayatınızdan biraz ayırın.

İstanbul’da bazı yayınevleri taksim semtindeydi. Gittik taksime, sağ olsun bir arkadaşımız arabasıyla gelip bana kılavuzluk etmişti. Birlikte yayınevlerine gitmiştik. Arabayı bir ara sokağa park etmek istedik, ana caddenin hemen gerisinde bir sokağa girince ben adeta şok oldum. “Ne olmuş buraya, savaş mı çıktı?” dedim içimden… Ara sokaklar berbat, çöktü çökecek dedirten evler karşımızda ve bu evlerde insanlar oturmakta. Anlayacağınız oralar benim içimi daralttı. Methedilen güzelim İstanbul bu muydu?

İstanbul’da nereye giderseniz gidin, mutlaka bir yokuş çıkıyorsunuz. Bazen öyle yokuşlar var ki, kan ter içinde çıkmanız gerekiyor. Daha ne beklerdik ki, 20 milyon insanı içinde barındıran İstanbul’da adım atacak yer kalmamış ki, dağa bayıra yerleşmişler.

Baktım İstanbul’un öyle methedilecek bir şeyini göremedim. Tabii methedilen yerlere gidemedim. İnşallah başka bir sefere… Yağmur yağmayan bir günde tabii… İstanbul’u methe o köprü yeter! O boğaz yok mu? Aman Allah’ım ne güzel bir şey bu! Aşağıda koca bir deniz gidiyor ve denizin üstünde vapurlar, gemiler gidiyor. Bir de köprü yapılmış araçlar geçiyor. Düşünsenize her gün milyonlarca araç gidip geliyor.

İstanbul’un tarihi atmosferi ve zengin kişiliğidir dikkatleri üstünde toplayan. Çok sayıda tarihi doku bulabilirsiniz İstanbul’da. Nereye elinizi vurursanız vurun, mutlaka elinizde tarihi bir doku hissedeceksiniz.

Şayet tarihi doku ve İstanbul köprüsü olmasaydı, İstanbul’un methedilecek bir şeyi olmazdı. Tabii kültürel etkinlikleri unutmamak lazım… Birçok etkinlik orada gerçekleştiğinden dolayı da büyük bir kültür zenginliği bulunmaktadır.

Tüm bunları göz önüne alarak cümlelerimi bağlayayım. İstanbul’un tarihi dokusu ve boğazının eşsiz endamı her ne kadar güzel olsa da, yaşanacak bir şehir değil! Büyük konuşmayalım ama gezip görülecek fakat yaşanılmayacak bir şehir!

Yaşayanlar nasıl yaşıyor? Alışmışlar kardeşim, ben bir anda 20 milyon insanı çekemem… Hatta çok garip insanlar da görmüş ve ürkmüştüm. Yaşanacak bir ülke yapmak da, yaşanmayacak bir ülke yapmak da bizim elimizde… Anlayana.

İstanbul’da, Ayasofya, Sultanahmet camisi (Altı minare hikâyesiyle ünlüdür), Sultanahmet kitapçılar çarşısı… Bunlar görülmeden gidilmez. Hele bir gidelim de nasip olursa görürüz. Dereyi görmeden paçayı sıvamamak lazım…

Not: İstanbul Gezisi başlıklı bir yazım bulunmaktadır. İçerik olarak birbirine benzese de farklı konulardan da bahsettim.

Sağlıcakla kalınız.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

ah o istanbul yok mu! insanı şaşırtmakta üstüne yok. şimdiye kadar topu topu üç kere gittim. bizim mekan da hep cağaloğlu oluyor. istanbul, yaşamayı asla düşünmediğim lakin tadımlık görmek istediğim bir yer. ama iyi ki anadolu var iyi ki nefes almak için buralarda yaşıyoruz komşu oğlu. selamlar
mutfaksolisti(f.pekşen)