Siz değerli okuyucularıma, 2006 yılındaki bir anımı anlatmak istiyorum. Diyeceksiniz ki, nereden esti de bu anıyı yazıyorsun? Dr. Taner AKMAN’ın “Sessizliğin Gölgesinde” adlı kitabını okuyordum. Kendisi doktor olduğundan, mecburi hizmet yıllarını anlatan bir kitap yazmış…
Bildiğiniz gibi ben önlisans bilgisayar programcılığı mezunuyum… 2005 yılında mezun olmuştum ve bir kursta, temel bilgisayar derslerini veriyordum. Bizler özel kurslarda, özel okullarda “Bilgisayar Öğretmenliği” yapabiliyormuşuz… Ama Milli Eğitim Bakanlığı’nın kadrolu öğretmenler ordusuna katılamıyoruz çünkü 4 yıllık mezun değiliz. Bu bilgiyi, “2 yıllıklar nasıl olur da öğretmenlik yapar?” gibi bir soru sorabilirsiniz diye verdim…
Bir hocamın tavsiyesiyle Halk Eğitim Merkezinde bilgisayar usta öğreticiliği yapacaktım. Malatya Merkeze 120 km mesafede bir ilçe… Malatya’nın en uzak ilçesi, merkeze yaklaşık 3 saat uzaklıkta… Halk Eğitim Merkezi müdürüyle görüşmek üzere gittim. Onlar da bir ay kadar bir köyde “Bilgisayar İşletmenlik” dersi vermem gerektiğini, daha sonra ilçede “Programcılık” kursu verebileceğimi söylediler. Ben de uygundur dedim ama köyde kalacak yerimin ayarlanması gerekiyor dedim.
Yıllardır şehirde yaşadığımdan ve hiç köye gitmediğimden beni sıkacağını biliyordum tabii… Ama oradaki yaşam şartlarını öğrenmek için ve iş hayatına bir yerden başlamak gerektiğini düşünerek kolumu sıvayarak gittim. İlçe merkezi çok kötü sayılmayacak nitelikteydi ama yaşadığım koşulları aratıyordu yinede… Ne de olsa köyde yaşamış değildim. Bu ilçe benim gözümde köy idi.
Malatya merkeze dönüp hazırlıklarımı yaptım ve ilçeye gittim. Köye minibüs akşam varmış. Sadece sabahın altısında ve akşamın yedisinde araç bulabiliyormuşsunuz! Canınız sıkıldığında otobüse bineyim de geleyim yok! O da muhtarın araçları olduğundan dolayı şanslısınız… Neyse akşam oldu ilçeye vardık, Halk Eğitim Merkezi müdürünün oğlu, minibüs durağında beni bekliyordu ki, defterleri ve öğrenci bilgilerini versin... Neyse aldık ve 20-25 kilometre ötedeki köye hareket ettik. Dağ, taş, bayırı geçtikten sonra köye vardık. Karanlık olduğundan dolayı bir yeri de göremedim tabii…
Köyde su yokmuş! Ben bunu duyunca şok oldum zaten. Su hayat demektir. Su olmazsa, sağlıklı bir yaşamdan söz etmek hayal olurdu bana göre… Tabii su yok derken, evlerde musluklardan su akmıyordu. Caminin hemen yanında bir çeşme varmış oradan suyu kovalarla getiriyorlarmış! Tabii ben alışık olmadığımdan dolayı biraz değil bayağı hayal kırıklığına uğruyordum.
Ben başka bir yerde öyle kolay kolay yemek yiyemem. Ama ayıp olmasın diye yedim işte :) Kaşık önüme gelmişti, bir baktım ki kaşık kir kaynıyor! O an, bulaşıklarda az bir kir kaldığından dolayı anneme ve kardeşlerime çıkıştığım aklıma geliverdi. İçimden güldüm tabii ve aradım o anı! Bir de üzüldüm, buralarda sağlık sorunları da çıkacaktır tabii… Neyse bir baktım mutfağa kedi girdi! Kimsenin de umurunda değil!
O akşam muhtarın evinde kaldım. Başkalarının evinde kalmak ve onlara yük olmak beni sıkıyordu. Zaten müdüre net bir şekilde söylemiştim kalacak yer ayarlanması konusunda… İlçeye geçtiğimizde öğretmen evinde kalacaktım. Ev halkının misafirleri sevmediği de zaten belli oluyordu. O akşam muhtar; kızını ve oğlunu yanına çağırdı 9-10 yaşlarındaydılar… Muhtar çocuklarına, “Hocanız geldi, yarın derse gelsinler” diye arkadaşlarınıza söyleyin dedi. Çocuklarda koşarak gittiler. Sonra ben köy hakkında bilgiler alıyorum. –Daha sonradan öğreniyorum ki bu muhtar, eğitime karşıymış…-
Bildiğiniz gibi ben önlisans bilgisayar programcılığı mezunuyum… 2005 yılında mezun olmuştum ve bir kursta, temel bilgisayar derslerini veriyordum. Bizler özel kurslarda, özel okullarda “Bilgisayar Öğretmenliği” yapabiliyormuşuz… Ama Milli Eğitim Bakanlığı’nın kadrolu öğretmenler ordusuna katılamıyoruz çünkü 4 yıllık mezun değiliz. Bu bilgiyi, “2 yıllıklar nasıl olur da öğretmenlik yapar?” gibi bir soru sorabilirsiniz diye verdim…
Bir hocamın tavsiyesiyle Halk Eğitim Merkezinde bilgisayar usta öğreticiliği yapacaktım. Malatya Merkeze 120 km mesafede bir ilçe… Malatya’nın en uzak ilçesi, merkeze yaklaşık 3 saat uzaklıkta… Halk Eğitim Merkezi müdürüyle görüşmek üzere gittim. Onlar da bir ay kadar bir köyde “Bilgisayar İşletmenlik” dersi vermem gerektiğini, daha sonra ilçede “Programcılık” kursu verebileceğimi söylediler. Ben de uygundur dedim ama köyde kalacak yerimin ayarlanması gerekiyor dedim.
Yıllardır şehirde yaşadığımdan ve hiç köye gitmediğimden beni sıkacağını biliyordum tabii… Ama oradaki yaşam şartlarını öğrenmek için ve iş hayatına bir yerden başlamak gerektiğini düşünerek kolumu sıvayarak gittim. İlçe merkezi çok kötü sayılmayacak nitelikteydi ama yaşadığım koşulları aratıyordu yinede… Ne de olsa köyde yaşamış değildim. Bu ilçe benim gözümde köy idi.
Malatya merkeze dönüp hazırlıklarımı yaptım ve ilçeye gittim. Köye minibüs akşam varmış. Sadece sabahın altısında ve akşamın yedisinde araç bulabiliyormuşsunuz! Canınız sıkıldığında otobüse bineyim de geleyim yok! O da muhtarın araçları olduğundan dolayı şanslısınız… Neyse akşam oldu ilçeye vardık, Halk Eğitim Merkezi müdürünün oğlu, minibüs durağında beni bekliyordu ki, defterleri ve öğrenci bilgilerini versin... Neyse aldık ve 20-25 kilometre ötedeki köye hareket ettik. Dağ, taş, bayırı geçtikten sonra köye vardık. Karanlık olduğundan dolayı bir yeri de göremedim tabii…
Köyde su yokmuş! Ben bunu duyunca şok oldum zaten. Su hayat demektir. Su olmazsa, sağlıklı bir yaşamdan söz etmek hayal olurdu bana göre… Tabii su yok derken, evlerde musluklardan su akmıyordu. Caminin hemen yanında bir çeşme varmış oradan suyu kovalarla getiriyorlarmış! Tabii ben alışık olmadığımdan dolayı biraz değil bayağı hayal kırıklığına uğruyordum.
Ben başka bir yerde öyle kolay kolay yemek yiyemem. Ama ayıp olmasın diye yedim işte :) Kaşık önüme gelmişti, bir baktım ki kaşık kir kaynıyor! O an, bulaşıklarda az bir kir kaldığından dolayı anneme ve kardeşlerime çıkıştığım aklıma geliverdi. İçimden güldüm tabii ve aradım o anı! Bir de üzüldüm, buralarda sağlık sorunları da çıkacaktır tabii… Neyse bir baktım mutfağa kedi girdi! Kimsenin de umurunda değil!
O akşam muhtarın evinde kaldım. Başkalarının evinde kalmak ve onlara yük olmak beni sıkıyordu. Zaten müdüre net bir şekilde söylemiştim kalacak yer ayarlanması konusunda… İlçeye geçtiğimizde öğretmen evinde kalacaktım. Ev halkının misafirleri sevmediği de zaten belli oluyordu. O akşam muhtar; kızını ve oğlunu yanına çağırdı 9-10 yaşlarındaydılar… Muhtar çocuklarına, “Hocanız geldi, yarın derse gelsinler” diye arkadaşlarınıza söyleyin dedi. Çocuklarda koşarak gittiler. Sonra ben köy hakkında bilgiler alıyorum. –Daha sonradan öğreniyorum ki bu muhtar, eğitime karşıymış…-
Dedim ki, halk eğitim merkezi burada bir halı kursu açmış, orayı lojman olarak kullanabilirmişiz. Muhtar da yarın çocuklar size gösterir dedi, lojmanın tuvaleti, suyu falan var dedi. İyi dedim, suyun olması çok iyidir diyordum içimden… Ama ne sürprizlerle karşılaşacağımı hala merak ediyordum.
Sabah oldu ve okulu gördüm. Aman Allah’ım, bu mu okul? Camları kırık, tek katlı, bayrağı ve ismi bile yok! İki sınıftan oluşmakta bu okul; birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir sınıfta ders görüyorlar. Dördüncü ve beşinci sınıf öğrencileri de diğer sınıfta… Bunu görünce ülkemin güzel dehalarının eğitim imkânsızlığından dolayı hüzünlendim doğrusu! Okulun hemen yanında, bağımsız bir lojman var. Burada da öğretmenler kalıyormuş. Okulun iki bayan öğretmeni varmış. Ben gittiğimde yaz olduğu için öğretmenler köyde değillerdi. Ama gerçekten de büyük bir sabır gösteriyorlardır.
Neyse sınıfa geçtim, öğrenciler geldi. Bilgisayar işletmenlik kursu olduğu için bir yaş sınırlaması yoktu. 7 yaşından 42 yaşına kadar öğrencim vardı! Zaten bir kişi yetişkindi, o da 42 yaşındaydı. Ben bu minicik çocuklara bilgisayarın nesini anlatırım ki, dedim içimden… Bilgisayarlarla tanışsınlar diye serbest bıraktım ilk derste… Baktım herkes “hocam, hocam” diyor. Merak ettim sordum;
— Siz öğretmeninize “hocam” mı diyorsunuz; “öğretmenim”mi?
— Öğretmenim diyoruz, dediler.
— O zaman neden bana “hocam” diyorsunuz dedim?
— Çünkü “sen hocasın” demezler mi?
O an hafiften bir tebessümle güldüm… Muhtarın duyurusunda “hocanız geldi” mesajını iyi algılamıştı çocuklar…
Lojmanı görmek istiyordum. Öğrencilerle gittik, bir baktım köylü orayı depo olarak kullanıyor. Bir odası vardı ve içerisi boştu. Kapıyı açmamla birlikte içimi hafakanlar bastı! Oda simsiyah olmuş. Bir tane kırık dökük bir divan ve yerlerde kaçışan böcekler… Eskimiş bir halı vardı, bir çektim; böcekler hızla kaçışıverdiler. Köyde cep telefonu çekiyordu; hemen müdürü aradım ve bu köyde kalamayacağımı söyledim. Hani yer ayarlayacaktınız dedim. Siz burada kalabilir misiniz ki, bana burayı öneriyorsunuz diye kızdım. Kızdım çünkü bana söz verilmişti ve söz yerine getirilmemişti.
Neyse müdür, hallederiz falan filan gibi bahanelerle yatıştırmaya çalıştı. Diğer gün ilçeye gittim, müdüre dedim ki; iki hafta sonra okul açılacak ve bu çocukların hepsi okuluna gidecek, neden açtınız ki bu kursu? Neyse sonunda köyde kalmaya karar vererek, döndüm köye… Kalacağım yeri sınıf olarak belirlemiştim. Akşam muhtarın evinde köy halkı vardı. Okulun sınıfında kalırım dedim. Köylüler başladı, okulda öğretmenler yatıyor olmaz falan…
Allah’ım sen aklımı koru… Okulun kapısı ayrı, lojmanın kapısı ayrı dedim. Arada duvarlar var, falan dedim. Onlar yok bayan öğretmenler var falan… Siz bilirsiniz dedim. Müdürü aradım ve başkasını bulmasını burada kalamayacağımı söyledim. “Siz barınma konusunu çözmediniz, sınıfta bile yatarım dedim” ama köylüler istemiyor, dedim.
Sonra muhtar biraz ısrar etmeye çalıştıysa da kararımı vermiştim. Sabahleyin valizimi alıp ilçeye gittim. Oradan defteri bıraktım ve merkeze döndüm.
Bu anı, benim için bir tecrübe oldu diyebilirim. Bir köyde yaşamı gördüm. Çocukların eğitimle ilgili sıkıntılarını gördüm. Sağlıksız yaşam koşullarını gördüm. Cehaletin korkunç boyutunu gördüm.
O yüzden cehaletle savaşmayı kendimize görev bilerek, daima doğru bildiklerimizi savunacak ve geleceğimizin dehalarına daha güzel yarınlar bırakabilmek için var gücümüzle çalışacağız. Dedelerimiz, savaştan arınmış bir gelecek bıraktılar. Sıra bizde bilim ve teknoloji de hızla ilerleyerek daha iyi yarınlara merhaba diyebilmeliyiz…
0 yorum:
Yorum Gönder