Bazı insanlar okumayı kendilerine prensip edinmişlerdir. Okumadıkları zaman da bulundukları ortam kendilerine zindan gibi gelir. Çünkü okumak, bir nebze huzur vermektedir kendilerine…
Hiçbir yazar, ulaşılamaz değildir. Sizler de çok iyi bir performans göstererek o yazardan daha iyi bir eser verebilirsiniz. Ama bu geçmek tabiri, bana pek de hoş gelmez. Çünkü edebiyatta yarış yoktur!
Kamuran ESEN diye bir yazarın internetteki günlüğünü okurken, okul anılarına gözüm ilişti. Okul zamanında; “Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi bilir?” konulu bir münazara düzenlemişler. Tabii iki grup olduklarından dolayı, bir grubun konuyu seçmesi gerekiyor. Kura çekilmiş ve konular belirlenmiş. Kamuran ESEN, bol bol dua ediyormuş; “Çok Okuyanı”, savunanların kendileri olması için… Ama konu olarak “Çok Gezen Bilir” fikrini savunmak düşmüş kendilerine…
Günlerce araştırma yapmışlar, ama bir bakmışlar ki, hep okuma ilgili güzel sözler ve kitaplar var. Bunları görünce de münazarayı kazanmak, kendileri için zor gibi görünmeye başlamış. Münazara zamanı gelince her iki grupta başlamış düşüncelerini söylemeye… Karşı taraf okumanın güzelliklerinden bahsederek, okumanın insana çok şey öğrettiğini savunmuş. Kamuran ESEN de kendi grubunun sözcüsü olarak, “Edison ampulü okuyarak mı buldu? Christof Kolomb Amerika’yı okuyarak mı keşfetti?” vb. gibi sorularla gezenlerin de çok önemli buluşlara imza attıklarını söylemişler. Tabii buna benzer birçok örnek vermişler. Kısacası dertlerini en iyi şekilde anlatabilmişler.
Kazanan da “Çok gezen bilir” fikrini savunan grup olmuş! Bunu en iyi şekilde anlatımlarına ve verdiklerini anlamlı örneklere borçludurlar hiç şüphesiz… Ve yazar ekliyor, “Ama ben bütün bunları okuyarak öğrendim!”
Yaşanmış güzel ve anlamlı bir anıdan hareketle, okumanın daha çok şey öğrettiğine emin olabiliriz. Çünkü ne ömrümüz ne de imkânlarımız koskoca, dünyayı keşfetmemize olanak tanımaz. Ama birçok araştırmacı; kendi alanlarıyla ilgili yayınları bizlere sunarak, dünyada birçok konu hakkında bilgi edinmemize yardımcı olmaktadırlar. Bunlardan istifade edebilmek için de mutlaka bunları okumamız gerekmektedir.
Evliya Çelebi, bir seyyah idi. Bu seyahatlerinin sonucunda da “Seyahatname” adlı eseri kütüphanelerimize kazandırılmıştır. Elbette ünlü seyyah birçok şeyi bizzat yerinde gördü ve yaşadı. Ama daha birçok şeyi göremediği de apaçık ortadadır. Bugün birçok yazara baktığımızda, başarılarını “çok okumaya borçlu olduklarını” ifade ettiklerini duyuyor/görüyoruz. Sürekli okumalarımız, sürekli araştırmalarımız bir gün meyvesini veriyor ve ortaya bambaşka lezzetlerden oluşan eserler, Türk Edebiyat Dünyasına “Merhaba!” demek üzere raflarda yerini alıyor. İşte bu zenginlik sonucunda bilgiye ulaşmak, çok daha kolay oluyor ve okudukça insanlığımızı yakalıyoruz. İnsan olmanın ne kadar güzel bir fazilet olduğunu kavrayabiliyoruz.
Hiçbir yazar, ulaşılamaz değildir. Sizler de çok iyi bir performans göstererek o yazardan daha iyi bir eser verebilirsiniz. Ama bu geçmek tabiri, bana pek de hoş gelmez. Çünkü edebiyatta yarış yoktur!
Kamuran ESEN diye bir yazarın internetteki günlüğünü okurken, okul anılarına gözüm ilişti. Okul zamanında; “Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi bilir?” konulu bir münazara düzenlemişler. Tabii iki grup olduklarından dolayı, bir grubun konuyu seçmesi gerekiyor. Kura çekilmiş ve konular belirlenmiş. Kamuran ESEN, bol bol dua ediyormuş; “Çok Okuyanı”, savunanların kendileri olması için… Ama konu olarak “Çok Gezen Bilir” fikrini savunmak düşmüş kendilerine…
Günlerce araştırma yapmışlar, ama bir bakmışlar ki, hep okuma ilgili güzel sözler ve kitaplar var. Bunları görünce de münazarayı kazanmak, kendileri için zor gibi görünmeye başlamış. Münazara zamanı gelince her iki grupta başlamış düşüncelerini söylemeye… Karşı taraf okumanın güzelliklerinden bahsederek, okumanın insana çok şey öğrettiğini savunmuş. Kamuran ESEN de kendi grubunun sözcüsü olarak, “Edison ampulü okuyarak mı buldu? Christof Kolomb Amerika’yı okuyarak mı keşfetti?” vb. gibi sorularla gezenlerin de çok önemli buluşlara imza attıklarını söylemişler. Tabii buna benzer birçok örnek vermişler. Kısacası dertlerini en iyi şekilde anlatabilmişler.
Kazanan da “Çok gezen bilir” fikrini savunan grup olmuş! Bunu en iyi şekilde anlatımlarına ve verdiklerini anlamlı örneklere borçludurlar hiç şüphesiz… Ve yazar ekliyor, “Ama ben bütün bunları okuyarak öğrendim!”
Yaşanmış güzel ve anlamlı bir anıdan hareketle, okumanın daha çok şey öğrettiğine emin olabiliriz. Çünkü ne ömrümüz ne de imkânlarımız koskoca, dünyayı keşfetmemize olanak tanımaz. Ama birçok araştırmacı; kendi alanlarıyla ilgili yayınları bizlere sunarak, dünyada birçok konu hakkında bilgi edinmemize yardımcı olmaktadırlar. Bunlardan istifade edebilmek için de mutlaka bunları okumamız gerekmektedir.
Evliya Çelebi, bir seyyah idi. Bu seyahatlerinin sonucunda da “Seyahatname” adlı eseri kütüphanelerimize kazandırılmıştır. Elbette ünlü seyyah birçok şeyi bizzat yerinde gördü ve yaşadı. Ama daha birçok şeyi göremediği de apaçık ortadadır. Bugün birçok yazara baktığımızda, başarılarını “çok okumaya borçlu olduklarını” ifade ettiklerini duyuyor/görüyoruz. Sürekli okumalarımız, sürekli araştırmalarımız bir gün meyvesini veriyor ve ortaya bambaşka lezzetlerden oluşan eserler, Türk Edebiyat Dünyasına “Merhaba!” demek üzere raflarda yerini alıyor. İşte bu zenginlik sonucunda bilgiye ulaşmak, çok daha kolay oluyor ve okudukça insanlığımızı yakalıyoruz. İnsan olmanın ne kadar güzel bir fazilet olduğunu kavrayabiliyoruz.
Bundan hareketle, daha güzel eserler vermeye çalışıyor ve bu yolda gayretlerimizi esirgemiyoruz. Böyle de olması gerekir!
Bugün internet teknolojisi sayesinde Türkiye’de birçok yeri görebiliyor ve bu yerler hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Hatta daha da ileri giderek; tüm dünyayı görebiliyor ve bunlar hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Ama bu, kitaba olan gereksinimi ortadan kaldıracak güçte değildir.
İnternet ortamındaki bu bilgilerin, yüzlerce internet sitesinde olduğunu görebiliyoruz. Bu bilgiler hakkında herhangi bir kaynak belirtilmediğinden dolayı da doğruluğundan emin olamıyoruz. Kısacası adeta bir bilgi çöplüğüne dönmüş bir durum karşımıza çıkıyor. Bu da demek oluyor ki, gerek görsel medya ve gerekse bilişim teknolojileri, kitaba olan gereksinimin yerini alamayacaklardır.
Ama görsel medya ve bilişim teknolojilerinin kitaba olan talebi azalttığını söylemek mümkün. Ben inanıyorum ki, bir süre sonra bu bilgilerin doğruluğundan şüphe eden insanlar; kaynak yönünden daha sağlam temellere dayanan eserlerden faydalanarak bilgi dünyasını zenginleştireceklerdir.
Sağlıcakla kalınız…
Bugün internet teknolojisi sayesinde Türkiye’de birçok yeri görebiliyor ve bu yerler hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Hatta daha da ileri giderek; tüm dünyayı görebiliyor ve bunlar hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Ama bu, kitaba olan gereksinimi ortadan kaldıracak güçte değildir.
İnternet ortamındaki bu bilgilerin, yüzlerce internet sitesinde olduğunu görebiliyoruz. Bu bilgiler hakkında herhangi bir kaynak belirtilmediğinden dolayı da doğruluğundan emin olamıyoruz. Kısacası adeta bir bilgi çöplüğüne dönmüş bir durum karşımıza çıkıyor. Bu da demek oluyor ki, gerek görsel medya ve gerekse bilişim teknolojileri, kitaba olan gereksinimin yerini alamayacaklardır.
Ama görsel medya ve bilişim teknolojilerinin kitaba olan talebi azalttığını söylemek mümkün. Ben inanıyorum ki, bir süre sonra bu bilgilerin doğruluğundan şüphe eden insanlar; kaynak yönünden daha sağlam temellere dayanan eserlerden faydalanarak bilgi dünyasını zenginleştireceklerdir.
Sağlıcakla kalınız…
2 yorum:
süper bir yazı okuldaki münazarada çok işime yaradı karı tarafta burda cevaplaını bulaceğim sorular yöneltildi
teşekkürler bu yazı çok işime yaradı :)
Yorum Gönder