03 Mayıs 2008

İstanbul Gezisi

Nisan ayının son haftasında İstanbul’a gittim. Havanın pekiyi olmayışı ve beni gezdirecek birini bulamamam, İstanbul'u fazla gezememe sebep oldu. Aslında gezdirmek isteyen çok değer verdiğim insanlar olsa da bu defa zaman olmadı. Çünkü onların söylediği sürede Malatya’ya dönmeyi planlamıştım.

Bu gezide bazı yayınevlerini ziyaret etme fırsatı buldum ve bazı yazarlarla bizzat görüşme imkânım oldu. Ama nasip olur bir daha İstanbul’a gidersem, daha planlı bir şekilde bunları ayarlamam gerekecek. Çünkü plansız olunca görüşemeyebiliyorsunuz ya da yerini bulamayabiliyorsunuz.

İstanbul’u açıkçası sevmedim. Haberlerde de sık sık gördüğümüz trafik sıkışıklığı sorununu bizzat orada gördüm. Trafik çok yavaş ilerliyor ve bir yere gitmek için çok fazla zaman kaybediyorsunuz. Erdal DEMİRKIRAN, “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” kitabını yazmıştı ya, sanırım İstanbul’da trafikte harcanan saati tam hesaplamamış olsa gerek! Tabii bu şaka olsa da gerçekten de İstanbul’da trafikte çok fazla zaman kaybedilmektedir.

İstanbul gezimden bazı düşüncelerimi ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Taksime gitmiştim, orada bir yazarla görüştüm. Arabasını bir arka sokağa park etmişti. Ana caddeler ile bir arka sokağın görünümü felaketti! Bir arka sokağa geçtiğinizde sanki bambaşka bir yere geliyormuşsunuz gibi bir görünüm vardı. Doğrusu taksim etrafını pek beğendiğimi söyleyemem. E ne de olsa insana memleketi güzel gelir.

İstanbul’a giderken, yolda en çok Bolu’nun yeşilliğine hayran oldum. O ne güzel bir yeşillikti… İnsanı dinlendiren bir görünümü var. Orada bulunmak da apayrı bir güzellik olsa gerek. Bolu Dağı tünelinden geçtik, 3 km mesafesi olan tünel! Koskoca dağın altından bir tünelle 3 km gibi bir mesafeyi geçiyorsunuz. Düşünsenize, o tüneli yapmak için ne çileler çekildi. Ne zorluklar aşılarak yapıldı, sonuçta bir şehir; diğer bir şehre bağlandı. Burada üreten bir toplum olmamız gerektiğini görüyoruz.

İstanbul’da dağ falan yok :) Çünkü yapıtlar zaten dağa kurulmuş. Bir yere gidiyorsunuz, sanki dağa tırmanır gibi yokuşu geçmeye çalışıyorsunuz. İstanbul’daki adam Malatya’yı beğenmez… Elbette herkese memleketi güzel gelir. Malatya’nın eksikleri olsa da son zamanlarda daha güzel bir çevre düzenlemesiyle hak ettiği konuma yavaş yavaş taşınıyor gibi… Kültürel etkinliklerin az olduğu Malatya’da, güzel bir konferans salonunun açılmasının buna katkı sağlayacağını düşünüyorum. Konferans salonumuz var ancak çok büyük katılımlara izin verecek kapasitede değil. Bakarsınız bu yazımı bir yetkili okur da Malatya’daki bu eksikliği görmüş olurlar :)

Gidemediğim birçok kişi oldu. Bazı yazar ve yayınevleriyle görüşmek istesem de bu mümkün olmadı şimdilik… Eğer ilerde bir daha gidebilirsem bunu daha planlı bir şekilde ayarlayıp düzenlemeye çalışacağım.

15 yıldır göremediğim ve 13 yıldır da haber alamadığım Mehmet TEKİN öğretmenimle İstanbul’da görüştüm. 2006 yılında bir öğretmenler gününde uzun bir arayışın sonunda kendisine ulaşmıştım. Bu sene de kendisini görmek nasip oldu. Oradaki öğretmen arkadaşlarına, “Benim, Malatya’dan öğrencim. Ziyaretime gelmiş…” diye o anki sevgi dolu duygusunu ifade etmişti. Bu ziyaret, gezimin asıl amacıydı.

16 saatlik otobüs yolculuğu bazen insanı boğabiliyor. Değer verdiğim yazarlardan birine bunu söyleyince 30 saat Siirt yolculuğunu hatırlıyorum dedi. Kendisi öğretmen olduğu için bir ara Siirt’e girmiş olsa gerek! Doğrusu çok büyük bir zaman… Düşünsenize eskiden motorlu ulaşım araçları yokken, insanlar haftalar boyu süren yolculuklar neticesinde bir yerlere gelebiliyorlardı. Şimdi imkânlar daha da ilerledi ve uçakla 1–2 saat içerisinde istediğini yerde olabiliyorsunuz. Doğrusu bu çok güzel bir imkân!

Yüreğimi burkan bir sahneye de tanık olmuş oldum. Teyzemin yanında kalıyordum. Kendisi ve eşi çalışıyor. Çocuğu da kendisi hazırlanıp okula gidiyor! Eminim ki, İstanbul’da birçok ailede bu sorun vardır. Üzücü olan nedir biliyor musunuz, bu iş yoğunluğu arasında ne çocuk annesini babasını anlayabiliyor ne de Anne – baba, çocuğu… İletişimin kopuk olduğu bu durumda insanlar birbirlerini net olarak anlayamadığı için kendi hayallerindeki gibi bir çocuk karşılarında göremediklerinde, “Biz senin için çalışıyoruz, senin yaptığına bak!” gibisinden bir savunmaya geçtiklerini görüyorum. Bu da çok acı, işte bu söz çocuğu anlamadığının en açık göstergesi. Marifet, çocuğu dünyaya getirmek değil, onu en iyi şekilde eğitmektir. En iyi deyince, çok iyi imkânlar içinde yüzdürmek akla gelmemeli. Onun eğitimi için bir şeyler yapmak, onunla iletişim kurmak ve sorunları birlikte çözmek de onlar için çok iyi bir imkândır. Dilerim buradaki hassasiyeti hepimiz görebilir ve gereğini yapabiliriz.

Akis Kitap yayınlarında Adem ÖZBAY beyi ziyaret ettim. Kendileri de kitap hediye ettiler. Buradan kendisine teşekkür ederim. Kendileri 12 ayrı dergi çıkarıyorlar. Kişisel gelişim için ellerinden geleni yapıyorlar ve buna herkesin ulaşabilmesi için derginin fiyatını da çok cuzi bir seviyede tutuyorlar. Ayrıca dergileriyle birlikte kitap ve CD gibi materyalleri de hediye ederek daha faydalı olmayı amaçlıyorlar. Bu güzel düşüncedeki azim ve kararlılığı tebrik ediyorum. Genç Gelişim, Beyin Gücü, Genç Okur gibi dergiler, bazı yayınları… http://www.akiskitap.com/ da dergiler alanında bu dergilerin eksi sayılarını görebilirsiniz. Kişisel gelişim alanındaki eserleri de inceleyebilirsiniz.

İstanbul’a gittiğimde hava kapalı ve yağmurluydu. Birçok şehirde de hava kapalıydı. Döndüğüm zaman da hava açmış, güneş gülen yüzünü göstermişti. Daima yüzümüzdeki güneşin sönmemesi dileğiyle…

0 yorum: