Kitaplar bize yol gösteren, ışık saçan muhteşem eserlerdir. Hepsinin ama hepsinin mutlaka bizlere anlatacakları bir şeyler vardır. Bütün kitaplar değişik tecrübelerden yoğrularak bir araya gelmiştir. Böylelikle birçok insanın tecrübesinden ve düşüncelerinden faydalanmamıza olanak sağlanmıştır.
Ülkem insanının maalesef evinde kütüphane bulunmamakta! Kendilerinin okuyacağı, çocuklarının okuyacağı kitaplar bulunmamakta. Aslında herkesin kendi evinde küçük de olsa bir kütüphane kurması gerekir. Her şey öğüt vermekle olmuyor. Bizzat bunu uygulayarak çocuklara daha iyi örnek olacağızdır. Böylelikle hem kendimizi düşünceler âlemine sürükleyeceğimiz gibi çocukların da düşünen bir toplum olmasına ön ayak olmuş olacağızdır.
Her nedense toplumumuzda çok kitap okuyan birisi olduğu zaman dikkati çeker. Bunun nedeni kendilerinin çok az okuması hatta hiç okumamasıdır. Aslında okuyan kişi de kendisini hep eksik görmektedir. Az okuduğundan şikâyet etmektedir. Okudukça cahilliğimizi görüyor ve okudukça cahilliğimizi yenmek istiyoruz. Bize garip gelmemesi için bizim de kitap okumamız gerekir ki; yemek, su gibi temel ihtiyaçların arasına kitabı da ekleyelim. Bedenin istekleri varsa, ruhunda istekleri vardır. Ruh da bilgiye muhtaçtır. Bilgiye susuzdur.
2007 yılının Aralık ayında Malatya’ya Şair – Yazar Y. Bülent BAKİLER gelmişti. Konferansına gitmiştim. Konuşmasına başladığında, “Buraya konferans yazmışlar, ben bilim adamı değilim; ben gönül adamıyım. Burada yaptığım konuşmalar konferans değil, ancak sohbettir” demişti. Konuşmasında Türkiye’de evlerin %95’inde kitap bulunmadığını dile getirmişti. Kitapların rafımızı süsleyen süs eşyaları niteliğinde kullandığımıza dikkat çekmişti.
Eğitim, eğitim, eğitim… Bizi cehaletten ve ekonomik bunalımdan yalnızca eğitim kurtaracaktır. Eğitim de okumakla, bilgi edinmekle ve dolayısıyla da düşünmekle mümkündür. Düşünen bir toplum olmamız durumunda, sorunlara çok çabuk ve kalıcı çözümler bularak, krizlere girmekten kurtulacağızdır. Sürekli olarak birçok kişi her yerde kitap okumanın önemine dikkat çekmesine rağmen buna dikkat etmemeye devam ediyoruz.
Size bir araştırma hakkında bilgi vermek istiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kitap okumayla ilgili bir araştırma yapılmış ve bakın Türklerin kitap okumasına ilişkin hangi bilgiler ortaya çıkmış:
“TÜRKLER, KİTABA HİÇ ISINAMAMIŞ
Raporda, Türklerin okuyan bir toplum olup olmadığı tarihsel açıdan da değerlendirildi. 3 dönem baz alınarak yapılan inceleme özetle şöyle:
İslamiyet Kabul Edilinceye Kadar (10. yüzyıla kadar) :
Bu devirde Türk toplumunun okuyan, okumayı seven bir toplum olduğunu söylemek epeyce zordur. 11. yüzyılın Endüslü bilgini İbni Said’in Tabakatü’l-Ümem adlı kitabında dünya milletleri ikiye ayrılır: Bilimle uğraşan milletler (Hintliler, İranlılar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar); Bilimle uğraşmayan miletler (Türkler, Moğollar, Çinler). Aynı eserde, bilimle uğraşmayan milletlerden kulağına herhangi bir fikir veya felsefe ulaşmadığına da özellikle işaret eder.
İslamiyet’i Kabulden (10. yüzyıldan) 17. Yüzyıla Kadar:
Bu devirde nispeten okuyan, düşünen bir toplumla karşılaşıyoruz. Ülke, medreselerle ve hemen yanlarına açılan kütüphanelerle doluyor. Devrin sosyal şartları içinde okuma-yazma oranı çok yüksek değilse de kulağa, dinlemeye dayalı gelişmiş bir kültür var.
17. Yüzyıldan Günümüze Kadar:
Türk toplumu tekrar okumayan, fazlaca düşünmeyen, bilgi üretmeyen bir toplum haline gelir. Matbaanın Türkiye’ye girişinden (1727) 19. yüzyılın sonlarına kadar basılan kitap sayısı 5 bin civarında. Bu sayı ancak 20 yüzyılın başlarında 35-40 bini buldu. 1930-32 yıllarında bir kitap 300 adet basılırsa sevinilirdi. Devrin ünlü gazetecisi Ziyad Ebuzziya 1933’te bir kitaptan 500 adet bastığında, bunun hayretle karşılandığını anlatır.
Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türk toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasi şartlarında önemli değişiklikler olmasına rağmen, kitap, gazete, dergi ile arasının iyi olmadığını, toplumumuzun okumayı alışkanlık ve hayat tarzı haline getirmediğini göstermektedir.” www.ntvmsnbc.com 23 Ekim 2004 tarihli haberi.
Bu rapor birilerine de çok çarpıcı bir şekilde cevap veriyor aslında. İnsanların dini inançları onları geriye götürmez. İnsanların tembelliği ancak onları geri götürür. İslâm’ı kabul etmeden önce her şeyden habersizce yaşayan bir toplum görüyoruz. İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte araştırmalar ve okumalar önceki yüzyıllara göre çok daha iyi bir konumda! Günümüzde de artık yine pasifleşme sürecine girdik gibi… Ama buna izin vermeyeceğiz ve tekrar şahlanmak için kolları sıvayacağız.
Türk bilginlerin çoğunluğunun İslâm’ı kabul ettikten sonra ortaya çıktığı düşünülürse, İslâm’ın araştırmaya ve okumaya büyük önem verdiği apaçık ortaya çıkmaktadır. Hangi din olursa olsun, okumanın büyük önemi vardır. Burada İslâm dinini anlatmaya çalışmıyorum. Bunu yapacak kişiler elbette ki İlahiyat ile ilgilenenler ve din bilginleridir. Sadece toplumdaki geri kalmışlığın sebebinin kendi tembelliğimiz olduğuna, araştırmadığımıza bağlı olduğunu söylemek istiyorum.
Günümüzde artık tembel kalma gibi bir lüksümüz yok. Eğer belli bir standartta yaşamak istiyorsak, mutlaka kendimizi geliştirmek zorundayız. Gelişen teknolojiye paralel olarak iş alanlarının da gelişmesi bizi buna mecbur kılmaktadır. Eğer bunlardan habersizce yaşarsak, bir süre sonra sahip olduğumuz işimizi kaybetmemiz mümkündür.
Kendimizi geliştirmek adına karşımıza çıkan engellerden biri de hiç kuşkusuz görsel medyadır. Görsel medya, bizleri araştırmaktan ve okumaktan alıkoyarak tembelliğe sürüklediği apaçıktır. Elbette bütün teknolojiler için yerinde ve kontrollü kullanılması durumunda bize faydalı olacaktır. Elimize televizyonun kumandasını aldığımız zaman, biz değil de televizyon bizi yönetiyorsa; o an mağlup olmuşuz demektir.
Her evde mutlaka bir kütüphanenin olması ve cehaletin pençesinden ancak okuyarak kurtulacağımızı unutmamak gerekir. Çağdaş bir toplum için, her konuda adil bir sistem için bu şarttır. Eğer bir ülkede eğitim sorunu yok ise o ülkede hiçbir sorun yok demektir!
Ülkem insanının maalesef evinde kütüphane bulunmamakta! Kendilerinin okuyacağı, çocuklarının okuyacağı kitaplar bulunmamakta. Aslında herkesin kendi evinde küçük de olsa bir kütüphane kurması gerekir. Her şey öğüt vermekle olmuyor. Bizzat bunu uygulayarak çocuklara daha iyi örnek olacağızdır. Böylelikle hem kendimizi düşünceler âlemine sürükleyeceğimiz gibi çocukların da düşünen bir toplum olmasına ön ayak olmuş olacağızdır.
Her nedense toplumumuzda çok kitap okuyan birisi olduğu zaman dikkati çeker. Bunun nedeni kendilerinin çok az okuması hatta hiç okumamasıdır. Aslında okuyan kişi de kendisini hep eksik görmektedir. Az okuduğundan şikâyet etmektedir. Okudukça cahilliğimizi görüyor ve okudukça cahilliğimizi yenmek istiyoruz. Bize garip gelmemesi için bizim de kitap okumamız gerekir ki; yemek, su gibi temel ihtiyaçların arasına kitabı da ekleyelim. Bedenin istekleri varsa, ruhunda istekleri vardır. Ruh da bilgiye muhtaçtır. Bilgiye susuzdur.
2007 yılının Aralık ayında Malatya’ya Şair – Yazar Y. Bülent BAKİLER gelmişti. Konferansına gitmiştim. Konuşmasına başladığında, “Buraya konferans yazmışlar, ben bilim adamı değilim; ben gönül adamıyım. Burada yaptığım konuşmalar konferans değil, ancak sohbettir” demişti. Konuşmasında Türkiye’de evlerin %95’inde kitap bulunmadığını dile getirmişti. Kitapların rafımızı süsleyen süs eşyaları niteliğinde kullandığımıza dikkat çekmişti.
Eğitim, eğitim, eğitim… Bizi cehaletten ve ekonomik bunalımdan yalnızca eğitim kurtaracaktır. Eğitim de okumakla, bilgi edinmekle ve dolayısıyla da düşünmekle mümkündür. Düşünen bir toplum olmamız durumunda, sorunlara çok çabuk ve kalıcı çözümler bularak, krizlere girmekten kurtulacağızdır. Sürekli olarak birçok kişi her yerde kitap okumanın önemine dikkat çekmesine rağmen buna dikkat etmemeye devam ediyoruz.
Size bir araştırma hakkında bilgi vermek istiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kitap okumayla ilgili bir araştırma yapılmış ve bakın Türklerin kitap okumasına ilişkin hangi bilgiler ortaya çıkmış:
“TÜRKLER, KİTABA HİÇ ISINAMAMIŞ
Raporda, Türklerin okuyan bir toplum olup olmadığı tarihsel açıdan da değerlendirildi. 3 dönem baz alınarak yapılan inceleme özetle şöyle:
İslamiyet Kabul Edilinceye Kadar (10. yüzyıla kadar) :
Bu devirde Türk toplumunun okuyan, okumayı seven bir toplum olduğunu söylemek epeyce zordur. 11. yüzyılın Endüslü bilgini İbni Said’in Tabakatü’l-Ümem adlı kitabında dünya milletleri ikiye ayrılır: Bilimle uğraşan milletler (Hintliler, İranlılar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar); Bilimle uğraşmayan miletler (Türkler, Moğollar, Çinler). Aynı eserde, bilimle uğraşmayan milletlerden kulağına herhangi bir fikir veya felsefe ulaşmadığına da özellikle işaret eder.
İslamiyet’i Kabulden (10. yüzyıldan) 17. Yüzyıla Kadar:
Bu devirde nispeten okuyan, düşünen bir toplumla karşılaşıyoruz. Ülke, medreselerle ve hemen yanlarına açılan kütüphanelerle doluyor. Devrin sosyal şartları içinde okuma-yazma oranı çok yüksek değilse de kulağa, dinlemeye dayalı gelişmiş bir kültür var.
17. Yüzyıldan Günümüze Kadar:
Türk toplumu tekrar okumayan, fazlaca düşünmeyen, bilgi üretmeyen bir toplum haline gelir. Matbaanın Türkiye’ye girişinden (1727) 19. yüzyılın sonlarına kadar basılan kitap sayısı 5 bin civarında. Bu sayı ancak 20 yüzyılın başlarında 35-40 bini buldu. 1930-32 yıllarında bir kitap 300 adet basılırsa sevinilirdi. Devrin ünlü gazetecisi Ziyad Ebuzziya 1933’te bir kitaptan 500 adet bastığında, bunun hayretle karşılandığını anlatır.
Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türk toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasi şartlarında önemli değişiklikler olmasına rağmen, kitap, gazete, dergi ile arasının iyi olmadığını, toplumumuzun okumayı alışkanlık ve hayat tarzı haline getirmediğini göstermektedir.” www.ntvmsnbc.com 23 Ekim 2004 tarihli haberi.
Bu rapor birilerine de çok çarpıcı bir şekilde cevap veriyor aslında. İnsanların dini inançları onları geriye götürmez. İnsanların tembelliği ancak onları geri götürür. İslâm’ı kabul etmeden önce her şeyden habersizce yaşayan bir toplum görüyoruz. İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte araştırmalar ve okumalar önceki yüzyıllara göre çok daha iyi bir konumda! Günümüzde de artık yine pasifleşme sürecine girdik gibi… Ama buna izin vermeyeceğiz ve tekrar şahlanmak için kolları sıvayacağız.
Türk bilginlerin çoğunluğunun İslâm’ı kabul ettikten sonra ortaya çıktığı düşünülürse, İslâm’ın araştırmaya ve okumaya büyük önem verdiği apaçık ortaya çıkmaktadır. Hangi din olursa olsun, okumanın büyük önemi vardır. Burada İslâm dinini anlatmaya çalışmıyorum. Bunu yapacak kişiler elbette ki İlahiyat ile ilgilenenler ve din bilginleridir. Sadece toplumdaki geri kalmışlığın sebebinin kendi tembelliğimiz olduğuna, araştırmadığımıza bağlı olduğunu söylemek istiyorum.
Günümüzde artık tembel kalma gibi bir lüksümüz yok. Eğer belli bir standartta yaşamak istiyorsak, mutlaka kendimizi geliştirmek zorundayız. Gelişen teknolojiye paralel olarak iş alanlarının da gelişmesi bizi buna mecbur kılmaktadır. Eğer bunlardan habersizce yaşarsak, bir süre sonra sahip olduğumuz işimizi kaybetmemiz mümkündür.
Kendimizi geliştirmek adına karşımıza çıkan engellerden biri de hiç kuşkusuz görsel medyadır. Görsel medya, bizleri araştırmaktan ve okumaktan alıkoyarak tembelliğe sürüklediği apaçıktır. Elbette bütün teknolojiler için yerinde ve kontrollü kullanılması durumunda bize faydalı olacaktır. Elimize televizyonun kumandasını aldığımız zaman, biz değil de televizyon bizi yönetiyorsa; o an mağlup olmuşuz demektir.
Her evde mutlaka bir kütüphanenin olması ve cehaletin pençesinden ancak okuyarak kurtulacağımızı unutmamak gerekir. Çağdaş bir toplum için, her konuda adil bir sistem için bu şarttır. Eğer bir ülkede eğitim sorunu yok ise o ülkede hiçbir sorun yok demektir!
0 yorum:
Yorum Gönder