30 Aralık 2007

RADYO VE TELEVİZYON ÜST KURULU BAŞKANLIĞINA

Radyo ve televizyonlarda yayınlanan yayınların tek denetçisi olarak sizler varsınız, bu sebeple kaygı duyduğum bazı konuları size aktarmak ve çözüm yolunda sizlerden bilgi talep etmek istiyorum.

İlk olarak küçük çocuklar için hazırlanan sihirli, büyülü, cadılı gibi dizilerin yayınlanmasını durdurmanızı talep edeceğim, yine yayınlatılması gerekiyorsa, bu gerçek üstü hallerin ortadan kaldırılarak yayınlanmasının daha doğru olacağını siz de çok iyi biliyorsunuzdur…

Çocukların henüz tertemiz, işlenmeye hazır bir hafızaları vardır, bu gerçek olmayan sahneleri gerçek olarak algılıyor ve hayatı yanlış yorumlamalarına sebep olmaktır bu durum… Bir çizgi filmde “pikaçu” diye tabir edilen tiplemeye hayranlık duyan küçük bir kardeşimiz, ben de uçabilirim diye atlaması buna bir örnektir. Bu ve buna benzer haberleri gözlemlemekteyiz. Bizzat şahit olduğum bir olayı aktarmak istiyorum, “Sihirli Annem” diye bir dizi yayınlanmakta idi. O zamanlar otobüse binmiştim, küçük bir çocuk inmek üzere kapıda bekliyordu, otobüs durunca; elleriyle “sihirbaz edasıyla” bazı hareketler yapıp kapının açılmasını sağlamaya çalışıyordu… Hayal ürünü olan bu filmler yerine onları bilgilendiren, zekâlarını kullanmalarına yardımcı olabilecek yayınlar yapılmasının, Türkiye’nin geleceği olan bu “dehalar” için çok daha faydalı olacağı kanısındayım.

Bir diğer husus, son dönemlerde okullarda çıkan şiddet olaylarının önünü almak üzere yayınlanan yapıtlar… Bir örneği, “Arka Sıradakiler”… Olaylara yaklaşımın her zaman kaba kuvvetle olmamasına dikkat çeken bu dizide ve bunun için de bir öğretmenin çabaları gerçekten güzel… Ancak dizide derslerden bahsedilmemesi, araştırmalara yönelik önemden bahsedilmemesi ve en tehlikeli olanında liseli gençlerin hepsinin âşık olduğu birinin olması gerekliliği mesajı, bu amacı saptırdığına inanıyorum.

Bütün filmlerde genel tespit, her nedense bir kitaptan alınan öykü ya da hikâye başlangıçta kitaba göre uyarlanmaya çalışılsa da, bir zaman sonra bunun farklılık gösterdiği ve yönetenlerin bir şeyler kattığını görmekteyiz.

Hayata yeni yeni atılmaya çalışan öğrencilerin hayatına bir aşığının olması gerektiği mesajı veriliyor sanki dizide! Her ne kadar şiddetten kaçınılmış gibi gösterilse de geri planda şiddet asla eksik olmamaktadır.

Okumanın, bilimin, araştırmanın daha ağırlıklı olarak işlendiği diziler olmalıdır. Denilecektir ki, “bu izleyicileri sıkıyordur”, yeri geldiği zaman bunları en uygun şekilde mesajlarla serpiştirilmeleri gereklidir diye düşünüyorum. Lisede, ilköğretimde aşk olmaz, olsa da bunu bütün insanlara bir gereklilik gibi gösterilmesine göz yumulmamalıdır.

Bugün aşk sahnelerini görenler, bazı tutum ve davranışlara girerek sosyal yaşamı zedelemektedirler. İlköğrenim çağında olan bazı kızların hamile olduğu haberleri gündeme gelmektedir.

Türk gençliği, çok fazla zamanını kaybediyor… Bütün bakanlıklar ve bütün kurumlarla işbirliğine geçip bu “deli kanları” değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Niteliksiz değil, nitelikli gençler olabilmeliyiz… Türkiye’nin geleceğini tehdit eden bu dizilerin yayınlanmasının önüne geçilmesi, şiddetten, tembellikten arınmış yayınların gösterime sunulmasını istiyoruz.

Maalesef gençler, macera peşinde olduklarından ve henüz kişilikleri oturmadığından TV’deki bazı tiplemelere özenmektedirler. Bir gözlemimi daha paylaşmak istiyorum. Mesela kurtlar vadisi dizisinde mesaj ne olursa olsun, gençler tarafından yanlış anlaşılmış ve resmen sokaklar “kabadayı” benzetmeleriyle dolmuştur. Gençleri, siyah takım ve tespihlerle görmeye başladık… Bu durum gençlerin şuursuzca özendiğinin en açık göstergesidir. Düşünen bir toplum için bütün yayınların en ince ayrıntısına kadar düşünülerek yayınlanması gerektiğine inanıyorum.

Eğer Türkiye’nin bir yerlere ulaşmasını istiyorsak, biliyoruz ki bunu hep birlikte sağlayabiliriz. Bir yazar adayı olarak bunu asla göz ardı etmeyeceğimdir. Ben de bir gencim ve gençleri tehlike altında tutan bu tür yayınların gözden geçirilmesi için sizlere bu yazıyı yazıyorum.

İlginiz için teşekkür eder ve bu konu hakkında düşüncelerinizi tarafıma yazılı olarak yapılması hususunu ve bu konuda gereğinin yapılması hususunu,

Saygılarımla arz ederim.

26 Aralık 2007

Sınav Maratonu

Hayatın her dönemi sınavlarla dolu… Bir hedefe ulaşabilmek için mutlaka bir fedakârlık yapmak gereklidir. Yoksa o hedefe ulaşmak söz konusu değildir. Okuduğumuz okullar, gittiğimiz kurslarda bir hedefe ulaşabilmek için birer aracıdır…

Günümüzde öğrencilerin hayatlarının dönüm noktası olarak kabul edilen bir sınav var, ÖSS! Birçok insan tarafından bu sınav, çok büyük görülmekte ve bu sınav kazanılmadığı takdirde her şeyin bittiğini düşünülmektedir. Durum böyle olunca, sınav için adeta bir yarış başlar… Hem de çok büyük bir yarış… Bu uğurda çok fazla harcamalar yapılır, benim çocuğum kazanması için en iyi yere gitmelidir diyerek birçok harcama yapılmaktadır.

Elbette ki, eğitim için harcamanın büyüklüğünden söz etmek doğru olmaz, ancak bu kişiler mutlaka kazanmalıdır diyerek şartlanıyorsa, maalesef bu harcamaların hesapları sorulmaktadır çocuklardan… Sonunda psikolojik bunalımlar da beraberinde gelmektedir.

Bu konuda geniş bir analiz yapmak istiyorum. Bu şekilde bir sınava değil de, adeta bir yarışa hazırlanan kişinin neler kazandığını ve neleri kaybettiğini hesap edelim… Ama bu sınavın yarış olmadığını bilerek hareket ettiğinde ise kaybettiği pek fazla bir şey olmayacaktır.

Bu analize geçmeden önce, aileler bu harcamaları yaparken; çocuklarım şu yerlere gelince bu harcamaların önemi yok, bu emeklerimiz boşa gitmemelidir gibisinden çocuklarına baskı yapmaktalar… Bunun psikolojik olarak tehlikesi olduğunu düşünüyorum, çünkü çocuk buna güç yetiremeyince bu defa ailesinin bu çabasına üzülecek ve ruhi bunalımlara gidecektir…

Bu yazıyı özellikle velilerin okumasını ve gerçekten iyi düşünmelerini dilerim. Bu sınavlardan birine hazırlayan bir çocuğu düşünelim, okulda teneffüs aralarında test çözüyor, otobüste test çözüyor, öğle arasında test çözüyor, eve gidiyor hemen test çözüyor… Hayatının her yanı testlerden ibaret oluyor. Bu durum, ÖSS sınavına girebilmek için yıllardır yapılan bir maraton olup gitmektedir…

“Ne yani, çocuklar gönüllerince eğlensinler, dersleri boş verip günlerini gün mü etsinler?” diye sorabilirsiniz… Yazımda böyle bir şeyden bahsetmemekteyim. Mutlaka hedefe ulaşmak için çalışmak gerekir, hem de çok çalışmak gerekir ama bu her şeyden kopuk olarak gerçekleştirilen çalışma olmamalıdır.

Örnek olarak verdiğim çocuk, toplum içerisinde yabancılık çekecektir, sosyal faaliyetlerden mahrum yetişecektir, kitap okumanın güzelliğinden mahrum olacaktır (Ders kitapları da kitaptır, diyebilirsiniz, ancak onlar hayattan sizlere kesit vermezler; tecrübe sunmazlar… Kısacası uyarıcı ve hayattan bilgilendirme yönü yoktur. Sadece maddelerle anlatırlar…).

Bütün bunlar olurken çocuk, kendisini bu maratona kaptırdığından atık buna şartlanmakta ve ben bu sınavı mutlaka kazanmalıyım der… Gerçekten de çok iyi bir şekilde hazırlanmış olabilir, bu metotla bile olsa kazana da bilir, ama bir aksilik olur da kazanamazsa bunu ona anlatmak ve içerisine düşeceği ruhi bunalımdan kurtarmak pek de kolay olmayacaktır.

Unutmamak gerekir ki, çocuklar birer yarışçı değildir; her şeyden önce insandır. İnsanların maddi ve manevi olarak ihtiyaçları bulunmaktadır. Giyim kuşamı, her şeyi olabilir bu maddi ihtiyaçlarıdır… Kitap okumak, bir toplulukta sohbet* etmek de birer manevi ihtiyaçtır…

Çalışmak, her şeyden el etek çekip, derslere odaklanmak olmamalıdır. Peki, bu sınavı kazandıktan sonra etrafımıza bakmak zorunda değil miyiz? Bu çocuklar, sosyal hayata açılınca adeta balığın sudan çıkması gibi olmaz mı? Sosyal hayatı, sınavlardan görememiş ki!

Hedefe ulaşmak için, her şeyden el etek çekip çok çalışmak değil; araya bir ölçü koyarak planlı ve verimli bir şekilde çalışmaktır. Eğer böyle olursa çocuk her iki yönden kazanacaktır. Yine bu aşamada da bir aksilik olur da kazanamazsa, hiç olmazsa gireceği ruhi bunalımdan diğerine göre çok kısa zamanda kurtulacaktır.

Hayatımızın her dönemi sınavlarla dolu… Bir üniversiteye girmek için sınav oluyoruz, ehliyet almak için sınav oluyor, memur olmak için, işe girmek için, ev almak için, evlilik için… Hayatımızın her döneminde sınavlar mevcuttur, önemli olan bu sınavlardan birini kazanamazsak hayatın bitmediğini, devam etmediğini anlamaktır.

Ailelerin sağlıklı bir iletişimle sohbet etmesi, sorunları hep birlikte çözmesi, çocuklarına fikirler sunmaları, onunla ilgilendiklerini gerçekten hissettirmeleri(bu üstüne titremek değildir), planlı çalışması konusunda fikirler vermesi ya da bir uzmandan yardım istemeleri en sağlıklısı olacaktır. Böylece ne olursa olsun, kazançlı olunacaktır.

Ailelerin çocuklarına yaptığı harcamayı bir yatırım olarak görmemelidirler. Benim yatırımdan anladığım, ilerde o yaptığımız şeyden faydalanmaktır. Oysa bütün bu uğraşlara rağmen o hedefe varılamazsa, bunu yatırım olarak gören aileler bunu kabullenmekte zorlanacaklardır. Gerçekçi olmak lazım…

Dayatma olmaz, çocuğun seçimi önemlidir, çocuk ben matematik öğretmeni olmak istiyorum diyorsa, aile de ille de Türkçe öğretmeni olacaksın derse, o zaman sorunlar başlar. Bir ömür boyu o mesleği yerine getirecek olan o çocuktur, aileler değil! Meslek sevilmezse, başarıdan söz edilemez; başarı olmazsa da o meslekle hiçbir yere gidilemez…

Hayatın kendisi bir sınavdır zaten… Sınavları kaybetmek, hayatın sonu değildir. Eğer sınavlar olmuyorsa, başka çözümler aramak gerek! Hedefimiz daima faydalı ve yararlı hedefler olmalı, bunun içinde azim ve planlı bir şekilde çalışıldıktan sonra hayat daha da anlam kazanacaktır.

Erol AFŞİN
15 Aralık 2007


* Sohbetten kastım, şu sanatçı şunla çıkmış, bunla çıkmış; bunu giymiş, bununla konuşmuş cinsinden bir sohbet değildir. Sohbet faydalı bir konuda karşılıklı görüş alış verişidir.