14 Eylül 2007

Mutluluk...

İnsanlığın yaratılışından beri insanların nasıl mutlu olabileceğine dair çok şey yazıldı, çok şey söylendi… Günümüzde hâlâ bu konuda eserler verilmekte, tartışmalar, konferanslar ve paneller düzenlenmektedir. Amaç, bütün insanlığın mutluluğa kavuşabilmesidir…

Peki, mutluluğun şu şu yollarla olacağını iddia edenler, çok mu mutlular? Hayır, ama onlar diğerlerine göre daha mutludurlar… Mutluluk, kimi şarkılarda duyduğumuz gibi kaf dağının arkasında değil, kimi filmlerde gördüğümüz gibi parada değil… Mutluluk bakabildiği ve görebildiği her şeyde bir güzellik görmektir! Sabahleyin evden çıkarken bahçede açan çiçeği görmek ya da çiçeğin solduğunu görüp üzülmek bir mutluluktur… Kalp solgun çiçeğe ağlar, bu da bir mutluluktur; demek ki o solan çiçeğin kendisi için bir değeri vardır… Mutluluk, insanların veya maddelerin fiziksel görünümüyle elde edilebilecek bir şey değildir! İnsanoğlu madde değildir ki, mutluluk da madde olsun… Mutluluk ne olursa olsun, olumlu düşüncedir… Güzel görmektir, güzel düşünmektir… O anki durum kötü de olabilir, ama her şeye rağmen olumlu düşünmektir mutluluk…

Sonbaharda bulutların bir araya gelip birden gök gürültüsü, şimşeği yaymaları da bir mutluluktur, gökten rahmet yağıyor… Bakış açısına göre mutluluktur, kimine göre yağmurun yağması felaket, kimine göre de mutluluktur… Ancak mutluluk herkes için vardır, yeter ki yakalamayı bilelim… Herkesin bahçesinde çiçek açar, kimisi onu görüp tebessümler saçar etrafına, kimisi ise umursamadan yoluna devam eder. Aynı imkânlar herkesin elinde, buradan yola çıkarak, anlaşılıyor ki; mutluluk, sadece kendisini isteyenlerin yanındadır!

Beton yığınları arasında kaybolmuş yılları görüyoruz, geçmişe baktığımız zaman… Bizden sonra geleceklere bir parça toprak bırakmamız lazım ki, onlarda mutluluğun bu yüzünü görebilsinler… Mutluluk bazen bir kelebeğin kanat çırpışında, bazen bir çocuğun gülümsemesinde, bazen bir gök gürültüsünde, bazen bülbülün ötmesindedir… Ama hayatın her yerinde mutluluk kıvılcımları uçuşmaktadır. Biz, inatla Kaf dağının arkasından mutluluğun gelmesini beklersek, diğer bir deyişle mutluluğun orada olduğunu zannedersek, daha çok bekler ve yanılırız… Çünkü mutluluk, hemen yanı başımızda…

Sorunlar var, borçlar bir adam boyu vs. vs. bir sürü dert arasında mutlu mu olacağız? Evet, dünya kadar sıkıntı içinde olabiliriz, bunları boş verelim demiyoruz elbette ama kendimizi harap etmeninde hiçbir anlamı yoktur. Sonuçta sağlığımızdan olmakta var… O yüzden bütün sıkıntılara daha bir sabırla gitmek de bir mutluluktur… Elbette bir şekilde o sıkıntıdan kurtulacaksınızdır, bunun içinde hayattan el pençe çekmemek lazım ki, bu sıkıntılardan da kurtulabilelim…

Bazen karıncaların çalışmasını izlemekte mutluluktur… Bakıyorsunuz, bir şeyler taşıyorlar, uzun uzun bir kuyruk… Nereye gidiyor bu kuyruğun ucu? Neden çalışıyorlar böyle? Kışın, hep birlikte sıcacık yuvalarında topladıklarını paylaşarak yemek için… Karıncalarda şöyle bir özellik de vardır; bir arkadaşı bir şeyi taşırken düşerse, diğer karınca hemen yardıma koşar ve birlikte yaparlar işi… Yine başka bir örnek; bir kuş eğer sürüde uçarken düşerse hemen onunla birlikte başka bir kuş daha aşağı iner ve arkadaşının yanında bekler… Ya iyileşene kadar başında bekler ve beraber giderler ya da arkadaşının hayata gözlerini yumduğundan tam emin olduktan sonra tek başına uçuşuna devam eder… Bir başka güzellik ise kuş sürülerine dikkat ettiniz mi? “V” şeklinde uçarlar… Bunun sebebi öndeki kuşlar uçarken oluşan hava ile arkadan gelen kuşlar daha az enerji harcayarak, tek başına kat edecekleri mesafeyi; sürü halinde iken iki katına çıkarırlarmış… Ve en önde giden kuş yorulduktan sonra bir diğeri önderlik ederek uçmaya devam ederlermiş…

Bunlar kimine göre bir mutluluktur, insanlara bir örnektir… İnsan toplumsal bir varlıktır, tek başına yaşayamaz. Öyleyse hepimiz birbirimize sıkıca kenetleneceğiz ki, sıkıntılar uzaklaşsın ve biz gerçek mutluluğu görebilelim…

Kalbinizden sevgi, gönlünüzden mutluluk, yüzünüzden tebessüm hiç eksik olmasın…

10 Eylül 2007

Bereketli Günlere Yaklaşırken…

Aylardır özlemini çektiğimiz, en bereketli ve manevi duyguların dorukta olan Ramazan ayına nihayet çok az bir zaman kaldı… Ramazan ayının her günü güzellikler içinde geçiyor… Bu güzel günler, Ramazan ayında daha bir mana ve değer kazanıyor…

Bu güzel ayda insanlar birbirlerini daha fazla arayıp soruyor… Kentleşmenin ve şehirleşmenin verdiği yabancılaşma, bu ayda biraz daha kendisini kaybediyor. Keşke her zaman bu ayda yaptığımız ve üzerinde durduğumuz değerleri her zaman yaşatabilsek, çünkü o zaman çok daha huzurlu ve mutlu olacağız. Bunun aksini iddia edecek birini düşünemiyorum… Kitap fuarları düzenleniyor ve en güzel hediye kitaptır diyoruz… Özellikle İstanbul’da yapılan Eyüp Sultan Kitap Fuarını görmeyi isterdim ama henüz İstanbul’u da görmüş değilim. Allah nasip ederse bir gün gider görürüm… Hayat bazen o kadar zor oluyor ki, sanki bu dünyada biz fazlaymışız gibi geliyor bize… Ama güzel dinimiz, bize ümit sunuyor ve biz hayata biraz daha sarılıyoruz. Ama ayrılacağımızı bilerek sarılıyoruz! Allah’ım Ramazan ayını huzur, bereket ve güven ayı kıl ve bu güzel atmosferi tüm yıllara yay (âmin).

Yine bu güzel günlerde televizyonlarda dini yayınlar yapılır, sahabelerin ve Efendimiz (S.A.V.)’in hayatını konu alan filmler düzenlenmektedir. Bunu da ailecek güzel bir şekilde izleriz… Özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’i en iyi şekilde anlamalı ve en iyi şekilde çocuklarımıza, kardeşlerimize anlatmalıyız… O, bir sevgi örneğiydi, şefkat, merhamet örneğiydi… Allah’ım O’na layık bir ümmet olmayı nasip et (âmin).

Bu ayda biraz daha rahatlıyoruz gibi… Manen coşuyoruz sanki… İnsan isterse her zaman barış içinde ve huzur içinde yaşayabilir. Yeter ki, bunu istesin ve herkes birbirinin elinden tutsun… İşte o zaman yaşamdan haz alınabilecektir…

Ramazan sabahları bir başka olur sanki… Sabah ezanı bir başka okunur, dışarıda davulcunun sesleri… Saatler sanki hızlı bir şekilde geçer ki, daha fazla aç bırakmasın… İşte öyle bir sevgi ki, milyonlarca insanı baskı altında koymadan sevgisiyle bir isteğini yerine getirebiliyor… Allah’ım bizi Müslüman olarak dünyaya gönderdiğin gibi Müslüman olarak, imanımızla nefes vermeyi nasip et (âmin).

Özellikle çocuklara dinimizi öğretirken, onları korkutarak öğretmeyin. Her şeye Kadir olan Allah’ı engin sevgisi ve merhametiyle tanıtın. Peygamber Efendimizi de anlatın, insanların en şereflisi olan Efendimizi herkes örnek almalıdır. Onun adı geçerken, yüreğimiz dağlıyor, çünkü kalbimizde öyle bir yeri var ki O’nun… Gülü görünce onu düşünüyoruz… Sevgili deyince aklımıza Sevgililer Sevgilisi geliyor…

Allah’ım bu güzel ayı bizlere bereket, huzur, sağlık ve mutluluk getirmesini nasip et. Daima bizi doğru yoldan ilerlet… Dualarımızı kabul, günahlarımızı affeyle (âmin).

Hayırlı Ramazanlar…

Boşanmalar...

“İyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta…” diye başlardı ilk günler… Buna söz vererek başlardı, dünya evine adım atmak… Zamanla günler geçer, aylar geçer ve yıllar geçerdi… Her gün, yeni bir olaya merdiven dayamaktaydı.

Bir gün geldi, baktık ki eşler adliye koridorlarında… Öncelikle şunu belirtmek isterim, ben evli değilim ve Allah bana sonunda boşanma olan bir evlilik nasip etmesin (âmin). Kendime ve herkese en hayırlısını vermesini Allah’tan niyaz ederim. Bahar ve yaz ayarlarına girmemizle birlikte, düğün – dernekler çok sık görülmekte… Birbirlerini seven çiftler dünya evine ayak basmakta… Allah dünyada ve ahirette her zaman mutlu kılsın…

Evlilikten önce “aşkım, sevgilim, canım” gibisinden tabirleri çok sık kullanılmakta ama her nedense evlilikten sonra bu tabirler pek nadir kullanılmakta… Akıllarda soru işareti oluşturuyor bu, sevgimiz evlilik öncesinde mi kaldı diye… Yanlış üstüne yanlış yapıyoruz… Aşık olmak ile sevgiyi birbirine karıştırıyoruz… Kişiye aşık olmak demek sadece onun görünen kısmına aşırı derecede aşık olmak demektir. Bu dış güzellikte zamanla kaybolacağından da aşk, otomatikmen bitiyor… Daha sonra mahkeme yollarını aşındırıyorlar… Sebep ne? Artık anlaşamıyoruz… Hadi ya, ne büyük sebepmiş… (Allah büyük konuşturmasın). Ama şu bir gerçek ki, aile içinde iletişimde gerçekten sınıfta kalıyoruz… Eşinizin, çocuklarınızla ne derecede iyi bir iletişim kuruyorsunuz; eşinizin, çocuklarınızın bir sıkıntısı olup olmadığını soruyor musunuz?

Biz büyüklerimizden şöyle böyle gördük, öyle davranıyoruz… Sizin büyükleriniz, cahilliklerinin esirinde gidip yanlış yaptılar; siz de mi yanlış yapacaksınız? Sizin büyükleriniz, gelenek ve görenekler ters gördüğü için boşanmanın sözünü bile edemiyorlardı ama akıllarından geçiyordu… Artık boşanmayı düşünmek bir yana uygulama da çok kolay bir şekilde yapılabiliyor… Ancak İslam, evliliği çok kutsal saya ve boşanmaktan yana değildir. Eşlerin birine değer vermesini ister. Allah, en son boşanmak der… Boşananlar, elinizden gelen her şeyi yaptığınıza inanıyor musunuz? Buna inanmanız gerekir, ama kendinizi kandırarak değil… Bir insan ben boşanacağım dediği zaman artık başka bir şey görmez düşünmez… O noktaya odaklanmıştır ve mutlaka boşanma işlemi gerçekleştirilecektir. Ama oturup, anlaşamadığı noktaları konuşsalar ve bir karara bağlasalar eminim anlaşacaklardır. Ama bunun da kaynağı, anlayıştır. Anlayışla ve sabırla birbirini dinlemeyi öğrenmeli insanlar…

Kısaca durum böyleydi… Ben bu süreci biraz açmak istiyorum… Bir genç kız ve erkek bir şekilde tanışıp âşık oluyorlar… Sonra buluşmalar, konuşmalar, her zaman bildiğiniz sözlerle birbirlerine hitaplar falan… Gerçekten evlilik güzel olacak herhalde hissi uyandırıyor… Ama ortada bir yanlış var, aşkın gözü kördür! Gözler kör olursa, sevdiğinin ilerde sorun olacak yönlerini görmez. Sonradan değiştiririz bu yönünü gibi yanlış bir düşünceye girer… İnsan, ne konuşacaksa, hangi konuda anlaşacaklar, anlaşamayacaklarsa bunu tanışma sürecinde tartışmaları gerekir, evlendikten sonraya bırakırlarsa bunu, peşinen söyleyeyim, bina çatırdamaya başlar…

Bir diğer yanlış ise âşıkların yalnız buluşmaları, tabii ki bun bana göre yanlıştır. Ve mantıklıdır da… Çünkü ateş ile barut bir arada durmaz… Şeytan rahat durmaz… Şeytan nefislere hükmeder. Nefsin arzu ettiğini de şeytan körükler… Bunun ne olduğunu ve faturalarını da hep birlikte görüyoruz. Bu konunun ne çağdaşlıkla, ne modernlikle hiçbir alakası yoktur. Tek kelimeyle ahlaksızlıktır! Bugün Avrupa ülkeleri, bundan başı yandığından artık bu sorunu nasıl çözebiliriz, arayışlarına girmişler… Kendi kazdıkları kuyuya kendileri de düştüler…

Tanışma sürecinde birbirlerinin düşüncelerine, sevgilerine ve sevmediği konuları konuşmadıklarından ileride çok büyük sıkıntılar onları beklemektedir. Oysa düşüncelerini sevmiş olsalardı o zaman ömür boyunca sevgileri hep taze kalacaktır… Evlendikten sonra “canım, cicimler” nedense bitiyor… Neden, artık kızı aldık; çok fazla iltifat etmeye gerek yok diye düşünüyorlar herhalde… Oysa İslam, eşinize sevginizi hep belli edin buyurur. Onlarla dertleşin der…

Kız çocuğu okuyup da ne olacak, otursun evinde kısmetini beklesin! Benim bu görüşte olmam mümkün değildir. Kim olursa olsun; ister kız, ister erkek mutlaka ikisinde kollarında birer altın bilezik olması şarttır! Olmalıdır değil, şart olduğunu söylüyorum. Çünkü hayatta bizi neler bekliyor bilemeyiz… Bugün sağlıklıyızdır ama her an bir kazaya adayız… Allah göstermesin böyle bir durumda, zor şartlara aniden sürüklenmemek için mutlaka mesleğimiz olmalıdır. Yüce Allah, Kâinatın Sevgilisi Hz. Muhammed (S.A.V.)’e “Oku!” demişti… Hayatı her yönüyle okumalıyız, anlamaya çalışmalıyız, anlamalıyız… Evlendiğimiz zaman eşimiz okumak istiyorsa buna var gücümüzle destek olmalıyız… Çünkü okumak en kutsal vazifemizdir…

Aslında her şey anlayışta bitiyor biliyor musunuz? Öyle mutlu bir yuvaya sahip olmak için bir sürü kitap okumaya gerek yok… Elbette okunsa çok güzel olur. Ama tek bir kural vardır, eğer bu benimsenir ve uygulanırsa inanın sorunlar zaten çözülme aşamasındadır… Peygamber Efendimiz, “Kendin için istediğini başkası içinde iste, kendin için istemediğini başkası içinde isteme” buyurur… İnanın her şey burada bitiyor… Biz kendimize karşı güzel konuşulmasını isteriz, öyleyse karşımızdakine de güzel konuşmalıyız… Kendimize iyi, anlayışlı davranılmasını isteriz… Öyleyse karşımızdakine de aynısını yapmak zorundayız. İnsan bir aynadır, ne yansıtırsanız, aynen size akseder.

Evliliğin ne olduğunu tam anlamıyla idrak ettikten sonra buna kalkışmalıyız. Aile bireylerini sevgiden mahrum bırakacaksak, asla evlilik olayına girmememiz gerekir. Temelinde sevgi olmayan yuvalar, maalesef yıkılmaya hazırdır. Boşanmalar sonunda pişmanlıklar, hatalar çok daha iyi anlaşılır, eğer çocuk varsa bu çok daha kötü oluyor. Çünkü çocuk içinde çalkantılara sürükleniyor… İnanın bu konular hiç basit değildir. Dağlar insan olmayı kabul etmemişler! Çünkü bunun sorumluluğunu kaldıramayacaklarını söylemişler. Ama bizler bunu kaldıracağımızı düşünmüşüz, öyleyse bunun hakkını vermemiz gerekir.

Allah bizi her zaman sevgiden yana kılsın, hepimize hayırlısını versin (âmin). Lütfen bu kararı alan kişiler sakin ve sağlıklı bir şekilde düşünsünler. Yuvayı kurtarmaya çalışsınlar, ben biliyorum ki kavgaların denizköpüğü kadar bile değeri yoktur. Ailede her ferde mutlaka sevginizi belli edin, sevginizi belli etmediğiniz takdirde artçı sarsıntılar oluşur. Çocuklara da mutlaka sevginizi belli edin. Bu konuda yaralıyız, başkaları da yaralanmasın!

02 Eylül 2007

Vicdan ve Para

Vicdanların muhasebesi her zaman adil ve sağlam olmaktadır. Tabii ki bu vicdanın sağlam olmasına da bağlıdır… Yani insanın vicdan sahibi olması gereklidir. Kimi insanlar vardır ki, vicdanları kararmış ve onunla muhasebe yapamaz olmuşlardır.

Birçok meslek erbabı, vicdanları ile cüzdanları arasında sıkışınca maalesef tercihleri cüzdan oluyor… Doğrular yanılırsa da, sıkıntılar başlar ve devam eder. Sorunlar değerlendirilirken, her zaman cüzdanı düşünerek olaylara bakarsak; çok dar bir çerçeveden bakmış olacağız ki, bu da çok sağlıklı bir yaklaşım olmamaktadır. Özellikle sağlık, eğitim ve adalet konularında; meslek erbaplarının cüzdan meselelerini mutlaka ikinci plana almalıdırlar… Öncelikle görevlerinin sorumluluklarını nasıl tam olarak yerine getirebiliriz, bunun tartışması ve muhasebesi içinde olmalıdırlar.

Sağlık, eğitim konularında cüzdanlarını düşünenler, ülkeye çok büyük zarar veren insanlardır. Özellikle ülkemizde oldukça büyük bir genç potansiyel var, bu potansiyeli en iyi nasıl değerlendiririz düşüncesi yer almalı beyinlerde! Onları kandırarak nasıl para kazanırız değil! Üniversite kayıtlarının başlamasıyla birlikte birçok öğrenciyi ev bulma telaşı sarmaktadır. Onları çok yüksek kiralar karşılıyor… Zaten bin bir zorlukla gurbete okumak için çıkmışlar, bir de başkaları adeta onların okumasını daha da zorlaştırıyor gibi… Bu sadece çok basit bir örnek... Onlara yardımcı olmak gerek, onlar üzerinden para kazanma düşünmesi olmaması lazım… Meseleyi derinine tartışırsak çok daha vahim tabloyla karşılaşabiliriz. Şu bir gerçek ki, eğitim alanında ülkemiz treni rayına oturtamamıştır. Ama bunu bir gün mutlaka başaracağız, başarmak zorundayız…

Sağlık konusunda da insanlar çok mağdur edilmektedir. Mesela bir hasta işitme cihazı almak istese, firmalar adeta hastayı kandırıyor gibi… Çünkü önerdikleri cihazın kalitesi ne kadar iyidir, kendileri bile tam olarak bilemezler… Ben paramı alayım da ne yaparsa yapsın, mantığı çok yanlıştır. Hepsi için söylemiyorum ama maalesef çoğunluğu böyle… Kendilerine sorsak böyle olmadığını söyleyecekler ama nafile… Doğrular birdir… Hâl böyle olunca insanlar sağlıklı karar veremiyor ve başka insanları yönlendiremiyor. Bu da çok basit bir örnektir. Bunda da çok fazla örnek verilebilir. Olaylar basit olmasına rağmen çok büyük yaralar açmaktadır.

İnsanlar vicdanları ile cüzdanları arasına düşüncelerini kurarlarsa, sağlıklı karar veremezler. Her zaman hizmet aşkı ağır basmalıdır. Öyle olmalı ki, hizmetlerinden bir haz duyabilsinler. Dilerim o günler çok uzak değildir…