29 Temmuz 2007

Sesli Yorumlar 1

M. Temel KORKMAZ’ın kaleme aldığı Sesli Yorumlar 1 kitabını okumanızı tavsiye ederim. Kitapta günlük yaşam hakkında yorumlar bulunmakta ve bizleri derin derin düşünmeye sevk etmektedir. Düşünen bir Müslüman olmak için bunu okumamız gerektiği kanaatindeyim… Genelde dini bilgilerimizin kulaktan dolma olması, günlük hayatta birçok yanlışı doğru zannetmemize sebep oluyor. Daha çok okumalı ve daha çok düşünmeliyiz… Birkaç seri olması düşünülen bu kitabı okumanızı ve gelecek diğer kitapları takip etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Kitaba nasıl ulaşabileceğinizi ve temin edeceğinizi öğrenmek için, aşağıdaki siteyi ziyaret edebilirsiniz…

M. Temel KORKMAZ, aynı zamanda bilgisayar alanında da çeşitli çalışmaları olan ve olmaya da devam eden değerli bir üstattır… Günlüğümde gerek gördükçe değerli bulduğum eserleri zaman zaman sizlerle paylaşmaya çalışacağım…


Kitabı alabilmek için kitap ücretı artı kargo ücreti ödemeniz gerekiyor... İsterseniz aşağıdaki linki tıklayarak okyabilirsiniz...

25 Temmuz 2007

Hayallerle Alay Etmek!

İnsanların hayallerine asla sınır koyulamaz! Bütün insanlar aynı düşüncede olacak diye bir şart da yoktur… Eğer öyle olsaydı, yaşam adeta çekilmez olacaktı… Elbette toplumda renkli (deli dolu) kişiliği olanlar olacaktır, bunun tam tersine içine kapanık insanlarda olacaktır… Ama önemli olan tek şey bu her ikisini ortak noktada; sevgide buluşturmaktır…

Hayalin ne olduğunu anlamayan kişiye, hayalin ne olduğu anlatılamaz… Bu yazımda bazı kesimlere ve kişilere sitem edeceğim! Sitemde bazı kişiler (aslında bu sadece bir ya da iki kişi) kendilerince alay ettiklerini zannederek(!) yorum yazıyorlar… Bu yorumları da sadece kendilerine özgü üsluplarıyla süsledikten sonra yayınlıyorlar ve ne kadar acemice yazdığı ortadaki… Gülmemek için kendimi tutuyorum… İnsan bu kadar mı kendi kendisini kandırır, kendini kandırmaya çalışan insanlar bana palyaço gibi gelir… Palyaço aslında mutlu değildir ama etrafına mutlu gibi görünür…

Aslında bu gibi kişilere pek fazla bir şey de söylemek istemiyorum. Bu alaylarla uğraşacaklarına kendilerine fayda verecek bir şeylerle meşgul olsalar belki(!) kendileri için bir fayda sağlayacaklardır. Benim sitemde hiçbir iddiam yoktur… Ne siteyi çok güzel yaptığım, ne de yazdığım yazıların eşi benzeri olmayan yazılar olduğu… Site o kadar güzel değildir, abartmaya hiç gerek yok… Gayet sade bir sitedir, yazılara gelince kendimce yazmaya çalışıyorum sadece… Elbette beğenenler olacak, beğenmeyenler olacak… Eğer beğenmeyenler olmasaydı, beğenenler diye bir oluşum olmazdı ki! Yine eğer kötüler olmasaydı, iyilerin değeri anlaşılmazdı ki! Ne yaptığımızı bilmemiz gerekir, kendimize bir yön vermemiz lazım… Ona buna sataşarak iki üç dakika dalga geçeceğiz diye kendi kişiliğimizden ödün vermek bana komik geliyor. Belki de ağlanılacak bir durumdur… Hayatın bazı olaylarını henüz daha kavrayamamış insanlar ki bunlar, hayata tozpembe pencerelerden bakan kişiler olmakta, bazı şeyleri artık görüp harekete geçmeleri gerekir diye düşünüyorum… Çünkü geçen her saniye ömrümüzden giden bir hazinedir… Bu hazinenin verimsiz olması da bizim başarı notumuzu etkileyecektir… Bu dünyadan bir mezun olmak var, bir de mezun olmak vardır…

Elbette ki, kimse bu dünyadan dört dörtlük mezun olabileceğini söyleyemez; bizler ancak elimizden geleni yapmakla mükellefiz… İnsana insan gibi değer vermeyi bilmek ve bunu içimize sindirip, uygulamakla sorumluyuz. Canlı, cansız tüm varlıklara saygıda kusur etmemekle sorumluyuz. Yine kendimize de saygıda kusur etmemekle sorumluyuz… Eğer insan gerçekten kendisine değer verseydi, herkese eşit şekilde adilce değer verirdi! Hayatın her döneminde bizleri bazı sürprizler bekliyor ve bu sürprizler karşısında her zaman dayanıklı olmalıyız, çünkü o sürprizler bazen iyi olsa bile kalbimiz buna yenik düşebiliyor! Dengeyi kurmak gerekir ki, hayatımız dengelensin.

Belki hayaller hiçbir zaman gerçek olmayacaktır ama önemli olan kişinin kendi içerisinde bu hayali en iyi şekilde gerçekleştirmiş olduğuna kendisi inanmasıdır. Önemle söylemek gerekir ki, insanlık adına faydalı olacak bütün hayaller şahlanıp ayağa kalkmaya layıktır… İnsanın özünde olan sevgiyi yakalayıp keşfetmek ve keşfettirebilmek dileğiyle...

24 Temmuz 2007

Çağdaş Hırsızlık...

Çoğumuzun duymak bile istemediği ve yapılmasını bile istemediği “hırsızlık” vardır… Bu eylemi, bazen bilerek ya da bilmeyerek bizlerde yapıyoruz… Şimdi bu adam neler saçmalıyor diyebilirsiniz, ancak gerçekler her zaman için gerçekler acıdır…

Günümüzde işsizlik oranların artmasına paralel olarak hırsızlık, kapkaç gibi suçlarda da artış görünmektedir. Bu bizim bildiğimiz normal hırsızlıktır (hırsızlık normal değil, her zaman bildiğimiz hırsızlık). Bilişim sektöründe bu hırsızlık, çok daha fazla olmaktadır ve programcılar bu hırsızlığın önünü kesmekte oldukça zorlanmaktadırlar… Bir programcı, gecesini gündüzüne katarak, uykusuz gecelerinden çalarak hazırladığı o programını bir kişiye sattığı zaman maalesef kopyalanarak başkalarına dağıtılmakta… Ve o programcının emeği bu şekilde hiçe sayılmaktadır. Programcının zor durumda kalmasına sebep olmak demektir bu… Peki, biz yapmıyor muyuz? Yanlışta olsa bazen imkânsızlıklar içinde olmamız sebebiyle bu hataya düşmüş olabilir. Ancak doğru bir davranış olmadığını biliyoruz. Bu noktada, hep birlikte hareket etmemiz durumunda daha da güzelleşeceğine inanıyorum. Bazıları, “Arkadaş, bu programın kırılmış hali bende var; enayi misin o kadar para veriyorsun bu programa?” diyebilir. Unutulmamalıdır ki, o programı hazırlayanlar bunu ekmek kapısı olarak seçmiştir ve böylece yuvalarına ekmek götürmekteler. Kırılan her programda o ekmeğe vurulan bir darbedir…

Kullanıcılar, sürekli olarak programları kırmakla uğraşmakta ve programcılarda sürekli olarak, programlarının güvenliklerini sürekli olarak arttırmak için savaşmaktadır. Tıpkı toplum yaşamımızdaki kapı ve anahtarın yaşamımıza girmesi gibi…

Aynı şekilde korsan kaset ve CD ile başı dertte olan ses sanatçıları içinde aynı şey geçerlidir. Günümüzde bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle birlikte ve internet gibi dünya çapında bir geniş ağın oluşmasıyla birlikte, “mp3” dediğimiz sıkıştırılmış müzik parçaları bulunmaktadır. Herhangi bir sanatçının şarkısı “mp3” haline çevrilerek, CD’lerde çoğaltılarak, internette paylaşıma sunularak, birçok insanın bunları edinmesine yol açmıştır. Bu hal, öyle bir noktaya gelmiştir ki, bazı ses sanatçılarını canından bezdirmiştir. Emeğe olan saygıyı göz önüne aldığımız zaman hiçte hoş bir manzara değil!

Bizim kendimize göre bahanelerimiz var tabii… Ama bahane üretmekten kolay ne var? Hepimiz bu programlara ya da müziklere, gereken layık olduğu ilgiyi gösterirsek bahanelerin ortadan kalkacağına yürekten inanıyorum… Belki pahalı görünebilir, evet bazen pahalıdır. Ama korsanlar bu kadar olunca, mecburen yaşamlarını sürdürebilmek için biraz ücretlere yüklenebiliyorlar… Ama dediğim gibi gereken ilgi gösterildiği takdirde, onlarda gerekeni mutlaka yapacaklardır…

Bir basit programı yapmak bile programcının günlerini alırken, programına biçtiği değer çok görülmemelidir. Tabii ilk başlarda çok fazla bir bedel istemişse, bunu zamanla piyasaya uyduracaktır. Ama bizler, korsan (çağdaş hırsız) olmaktan çıkıp, üretici ve aktif kişiler olmak durumundayız…

Her şey gönlünüzce olsun, sağlıcakla kalın, mutlu kalın.

21 Temmuz 2007

Başkalarının Hakkını Koruma Üzerine!

Bu yazımda başkalarının hakkına ne derece önem verdiğimi anlatacağım... Normal yaşamımda zaten beni tanıyan tanır, bir başkasına kendimi tanıtmama gerek yok. Ancak internet ortamında bu hakka ne kadar uyuyorum bunun hakkında konuşmak isterim...

İlk olarak şunu belirtmek isterim ki, herhangi bir şeye emek verilen her şey o kişinin hakkıdır. Dolayısıyla gerçek yaşamda olsun, internette olsun eğer faydalı bir şeyler yapılıyorsa ve birileri bunun hakkını ihlal etmeye çalışıyorsa kul hakkına girmiş olacaktır ki, bunu asla kabule etmem... Buna bir örnek vermek isterim... ASP dersi için bir hocamın elinde olan CD yi aldım ve inceledim, nasıl anlatıyorlar falan... Bu CD’nin netten aktifleştirme olayı vardı... Bir deneme yaptım ve bu CD’yi bir kez aktifleştirdikten sonra bir başka bilgisayarda da çalıştırılabileceğini gördüm ve kimseye bunun nasıl olduğunu söylemedim! Bu CD’yi yapan firmaya da nasıl bu olayın gerçekleştiğini adım adım yazan bir elektronik mektup attım... Teşekkür edildi ve unutuldu!

Ve daha sonraları bu firmadan bazı şeyleri ihlal ettiğime dair telefon aldım, ilk etapta suçlu ben görülüyorum ya(!), başta hakaretler vardı. Neyse durumu anlattıktan sonra karşı taraftaki anlayışlı biriydi ki, özür diledi. Öncelikle bunun için teşekkür ederim... Günlüğümün üstünde de bahsettiğim gibi “insanlara değer verenlerin buluştuğu adres...” diyorum. Bunu laf olsun diye sarf etmedim. Bir anlamı ve bir değeri olsun diye söyledim.

Söz konusu sitede bulunan yetkilerimden bahsedeyim. Bu sitede ben sadece Delphi derslerini anlatan videolarımı veririm ve bu videolar sadece şahsıma aittir. Görüntüler ve sesleri izlediğiniz/dinlediğiniz takdirde bunu tamamen anlayabileceksiniz... Diğer bir ilgimde Makaleler bölümünde bulunan Erol AFŞİN imzalı makalelerimdir ki, bunlarda sadece kendi kalemimden çıkmış olan makalelerimdir.

Kim olursa olsun asla hırsızlığı sevmem, bırakın patenti falan, patenti olmasa bile kendime ait olmayan bir şeyi alıp bir yerde izinsiz yayınlamam. Kendi sitemde kendi yaptığım küçük çaplı şeyler vardır! Eğer alıntı varsa mutlaka nereden aldığım yazılıdır! Bu konuda çok titizimdir. Bir sitede “Çağdaş Hırsızlık” başlığı altında bir yazımı yayınlatmıştım, teknik sebeplerden dolayı site çöktü yazım artık orada yok. Önümüzdeki günlerde günlüğüme bu yazımı ekleyeceğim ve bu konuda görüşlerimi daha iyi öğrenmiş olacaksınız. Sadece görüş değil, uyguladığım şeylerdir bunlar...

Söz konusu sitede bir de "Forum Moderatörleri" denen bir görevim varmış ki, forumları pek sevmediğimden bununlada ilgilenmemekteyim. Ve son zamanlarda işimin yoğun olması sebebiyle de video ve makale bile eklememekteyim.

Benimle ilgili bölümlerden bazı kesitler:






20 Temmuz 2007

Nefret...

İnsanoğlu var olduğundan bu yana Habiller ve Kabiller hep olagelmiş ve olmaya da devam edecektir. Bir iyinin ve bir de kötünün mutlaka olduğu ve olacağı şu dünyada, nefretinde bazı kalplerde yeri vardır!

Kabiller, her zaman yanlış yapar ve yanlışlarının sonunda pişman olurlar ama iş işten geçmiştir, geri almak mümkün değildir. İşte bu noktadan sonra kendilerini haklı bulma bahaneleri aranır ve kendilerini nefretin avuçlarına sürüklerler… Bu safhadan sonra her şeye kinle, nefretle bakar ve bir türlü dünyadaki güzellikleri keşfedemez… Bir başka deyişle kalbi kömür gibi kararır. Bu karartı da ancak sevgiyle aklanabilir; onun dışında ne olursa olsun asla bu nefret kömürünü insanın kalbinden atamaz… İnsanlar, kendi hesaplarına uymayan işler yapıldığından dolayı, bazı insanlara kin ve nefretle yaklaşırlar… Hâlbuki burada her zaman kaybeden kendisi olacaktır, çünkü doğru bir tanedir. Yüz kişi bir doğruya yanlış desin, bir kişi doğru desin; eğer gerçekten bir kişinin doğru dediği doğruysa, bu değiştirilemez ve doğrular çoğunluğa bakılarak belirlenmez!

Kendi işimize gelmediğinden dolayı kavga çıkarmak, sadece kavga çıkarana zarar verecektir. Çünkü gittikçe etrafındaki sevdiklerini kaybetmesine sebep olacaktır. Bir zaman sonra kendisiyle konuşmak bile istemeyeceklerdir. İşte o zaman hatasını anlayacaktır ama Kabil misali, hareketine kılıf arayıp; kendisini haklı addettikten sonra tekrar yoluna devam edecek ve nefretin pençesinde bir ömür boğulacaktır… Sevginin eşsiz ve geniş güzelliğini göremeyenler ve görmek istemeyenler; her türlü kötülüğün pençesinde boğulmaya kendisini mahkûm etmiştir! Bir zaman sonra bu git gide daha da ilerleyecek ve kalbi tamamen taşlaşacaktır. Kalbin taşlaşması, insanı duygulardan uzaklaşmak demektir. Merhamet, acımak, şefkat ve sevgi gibi duygulardan mahrum kalmak demektir. Oysa insan, bunlar olmadan yaşayamaz… Zaten bunları kaybeden bir insanda yaşıyor denilemez, sadece bedeni bir o yana bir bu yana sürükleniyor demektir. Robot gibi bir yaşam, insanlığın özünde yoktur, olamazda; çünkü insan, madde değildir, sevgiyle yaratılmıştır…

Nefretin pençesinde boğulanlar, ya kendilerini bu bataklıktan kurtarmalılar, ya da kimseye zararları dokunmamalıdır. Çünkü her zaman patlamaya hazır bir bomba gibidirler. Kendileri huzur bulamadıkları gibi, etrafındakilere de huzur vermezler… Kalbi katılaşan insanlar, kalplerini yumuşatmak için zararlı alışkanlıklara yönelebilirler; zaten kalbi nefretle dolu bir insan, bütün benliğiyle nefrete odaklandığından başka bir şey düşünecek durumda değildir, kendi kafadarlarından biri şunu yapalım derse onu yapar, bunu yapalım derse bunu yapar… Dedim ya düşünme duygusunu da yitirmiştir! Böyle insanlar olmamayı dilerim.

İnsan, insan olabilmesi için insanlık sıfatlarının hepsini hemen hemen yerine getirmelidir. Nefret, insanlığın insanlığına sığmayan ve özlüğüyle asla bağdaşmayan bir şeydir. Çünkü insanlığın yaratılışında sevgi vardır; nefret sevginin zıddıdır. Sevginin zıddı olan bir faktör sevgiyle asla bağdaşamaz, zaten adı üstünde bunu açıkça görebiliyoruz… Her zaman kalbimizin sevgiyle dolup taşması temennisiyle…

Not: Bu yazımı yazıp yayınlamadım, bugün yayınlıyorum. 19 Temmuz 2007'de çok sevdiğim bir abimin evine hırsız girmişti… İşte nefret, tam anlamıyla budur! Sadece bir örnektir bu! İnsanların içindeki nefret, başkalarına zarar vermeye itiyor kendilerini, hem kendilerine zarar veriyorlar; hem de başkalarına… Abim tekrar geçmiş olsun… Türkiye’de ve dünyada birçok yerde hırsızlık yapılıyor… Onlar kendilerinden bir şeyler çaldıklarını bilmiyor ama! Kişiliklerini çalıyorlar, geleceklerini çalıyorlar… Dikkat edin, kendi geleceklerini çalıyorlar, başkasınınki bir yana, onlar başkasını düşünmez ki! Zaten kendilerini düşünmezler ki başkasını düşünsünler… Demek ki, kendi geleceğini düşünen bir başkasını da düşünüyor demektir; buna bencillik denilemez…

Bu üzücü olayların ardından manevi olarak bir nebze güçleneceğimiz güzel günlere güzel aylara giriyoruz, Regaip Kandiliniz mübarek olsun… Allah’ın büyük bir sevgiyle yarattığı kullarının, o sevgiyi tam anlamıyla anlamak ve anlatmak dileğiyle…

18 Temmuz 2007

Türkiye’deki Sınav Sorunu…

Bildiğiniz gibi ülkemizde birçok sınav yapılmakta ve bunun sonucunda sınırlı insanlar bu sınavı geçip bir yerlere gidebilmektedir. Bu konuda birçok yazı kaleme alınıyor hatta uzmanlar kendilerine has üsluplarıyla konuyu irdeliyorlar… Ben de bir vatandaş ve öğrenci gözüyle konuyu irdeleyeceğim…

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye’de yapılan ÖSS sınavının adil olmadığını o kurumun (ÖSYM) başkanı dahi söylemektedir. Yine buna ekleyerek, Türkiye’de de bu sınavın yapılması gerekmektedir, diyerek; ÖSS sınavının ülkemizde henüz kaldırılamayacağı kesin bir gerçektir. Bazıları ucuz politikalarla ÖSS’yi kaldıracağız dese de, mantıklı bir açıklama getirmeden ÖSS’yi kaldıracağız demek, ne kadar yerinde ve doğrudur bunu sizin vicdanlarınıza bırakıyorum… “Öss Telaşı” adlı yazımda da bazı şeylere kısmen değinmiştim… İki milyona yaklaşan adayıyla her yıl ÖSS sınavı yapılmakta ve bu adayların sadece dörtte biri üniversite kapısından içeri girebilmektedir. Bu sadece kabaca bir tanımdır. Şimdi işin derinine inelim…

ÖSS Adil Değildir! Evet, doğru… ÖSS adil değildir, meslek liseleri ve düz liseliler arasında farklar bulunmakta ve bu farklar gözetilmeksizin aynı şartlarda sınava girilmemektedir. Meslek liseleri adından da anlaşılabildiği gibi meslek derslerinin ağırlıklı olan bir okuldur. Dolayısıyla günün tamamında kültür dersi gören ile günün tamamında meslek dersi gören öğrencileri bir defa aynı sınava (yarışa) koymak ne denli doğrudur bunu herkes bilmektedir. Ve bu haksızlığa da mantıklı bir açıklama getirilememektedir.

Herkes Üniversite Kapısından Geçmeli mi? Elbette gönül ister ki, herkes üniversite okusun ama bunun olabilmesi için bir defa istek olmalıdır. Bunun yanı sıra şöyle düşünmek gerekirse, herkes öğretmen, mühendis, doktor vs. üniversite mezunu olsa; peki sanayide ara elemanı (işçi, teknisyen, tekniker) nereden bulacağız? Zaten siz isteseniz de istemeseniz de bu denge asla sarsılamaz… Çünkü herkes buna muhtaçtır…

Türkiye’deki ÖSS Sistemi Neden Kaldırılamaz? Kabaca bir tanımla başlayacak olursak, iki milyon öğrenci sınava girmekte ve bunların sadece dört yüz bini üniversite kapılarını geçebilmektedir. Tabii ki, bu öğrencilerin hepsi dört dörtlük çalışıyor değil, biz hepsinin dört dörtlük olduğunu varsayalım; bir milyon altı yüz bin öğrenci üniversite dışında kalıyor, bir sonraki seneye üniversite kapısını aşındırmak üzere tekrar dershaneleri gezmektedir. Bu arada dershane konusu başlı başına ayrı bir konu buna da daha sonra ayrıntılı bir şekilde değineceğim. Bu kadar çok öğrenci olunca ister istemez, sınav hem zorlaşmakta ve hem de yukarıda dediğim gibi nedeni bile açıklanamayan haksızlıklara gidilmektedir. Bu sistemin kaldırılabilmesi için öncelikle üniversitelerin bütün öğrencileri alacak kapasitede olmaları gerekir; bu da yetmez! Mezun olduktan sonra bu gençlere iş imkânı sağlanmalıdır. Yoksa üniversiteli olmanın pek de bir avantajı yoktur…

Sınav Konusunda Ailelerin Tutumu Nasıldır? Aileler ister ki, çocukları iyi bir okul okusun, meslek sahibi olsunlar. Elbette bunu her aile istemektedir. Ancak çocuklarının yeteneklerini görmezden gelerek; ille de bunu yapacak, bu mesleği kendine meslek edineceksin gibi bir şartlanma yaparlarsa sadece çocuklarına zarar vermiş olacaklar; çünkü yarın bu mesleği ircaa edecek olan çocukları bu mesleği sevmediğinden, farklı arayışlar içerisine girecek ve ruhi bunalımlara sürüklenebileceklerdir. Masumane bir şekilde düşünülen bu durum sadece kendi istek ve temennilerimizle gerçekleşirse, asıl işi yapacak olan şahsın görüşü alınmadan karar verilirse, sağlıklı bir seçim yapılmış olamaz…

Düz Liselere mi yoksa Meslek Liselerine mi Ağırlık Verilmeli? Her zaman her konuda örnek gösterilen Avrupa ülkelerinde meslek liseleri ağırlık göstermektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarına gittiğimizde yine meslek liselerinin ağırlık kazandığını görmekteyiz… Sanayide ve ülke kalkınmasında etkisi olacak bir oluşumdan bahsedecek olursak bu da hiç şüphesiz nitelikli eleman sayesinde mümkün olacaktır. Bunu da ancak meslek liseleri gerçekleştirmektedir. Bana göre, meslek liselerine ağırlık verilmeli ve sağlıklı bir şekilde öğrencilerin yeteneklerini ortaya çıkabilecek aktivitelerin gerçekleştirmesi çok büyük önem arz etmektedir.

Üniversite Kapısını Aralamayan Öğrenciler Ne Yapmalı? İşte bu noktada çok sıkıntı yaşanmaktadır… Çünkü artık öğrenci belli bir yaşa gelmiştir. Artık bir yerde çıraklık yapacak durumda değildir. Ve toplumda niteliksiz insan olarak görülmektedir. Çünkü çoğunluğun düz lise mezunu olduğu düşünülürse asıl sıkıntı daha iyi anlaşılacaktır… Bu gençlere tavsiyem hiç vakit kaybetmeden kendilerini yetenekli olduğu alanlara yoğunlaşsınlar ve bu konuda uzman olan yerlerden yardım alsınlar… Çeşitli kurslar ve meslek edinme çalışmaları gerçekleştiriyorlar, kendilerine uyduğu takdirde bunlara önem versinler…

Bu ülke hepimizin, daha sorunsuz bir yarın için hep birlikte ele ele; gönül gönüle… Her şey gönlünüzce olsun…

16 Temmuz 2007

ÖSS Telaşı...

Bir zamanlar küçücük sıralarda okulla tanışmıştık, şirin bir öğretmenimiz derse girmişti ve biz ilk dersimize annemizden ayrılışımızın üzerine ağlamakla başlamıştık… Derken o yabancısı olduğumuz sınıfa zamanla alıştık, öğretmenimiz bize; biz öğretmenimize alıştık, sevdik…

Biz daha küçüğüz bilmiyoruz ki, öğretmenimizin atamaları olur, giderler başka diyarlara… Biz de öğretmenimizin hasretiyle nasıl bir şeyler öğreneceğiz, bunun hesabını yaparız… Derken ona da alıştık… Hayatta alışmayacak bir şey yok ki! Her şey planlandığı gibi gidiyor! Ama bizlerde üzerimize düşeni yapmanın bilincinde olarak gitmeli! Derken ilkokul bitti, sekiz yıllık eğitime geçtik, diploma yok yola devam; altıncı sınıftayız… Birden mavi önlükleri çıkarıp; kravat giymeye, ceket giymeye başladık… Derken kendimizi adam sandık, büyük sandık! Meğer hayatı öğrenmek için daha kaç fırın dolusu ekmek yiyeceğiz, bunu zamanla öğrenecektik tabi… Neyse yola devam, geçmez dediğimiz kalan üç yılımız göz açıp kapayıncaya kadar geçti gitti… Derken bu defa liseye gideceğiz ya, hangi liseye gidelim diye bocalayalım, derken bir ara liseye de gitmeyecektik… Neyse, krizden kurtulduk liseye başlamaya karar verdik. Girdik meslek lisesi bilgisayar bölümüne… Ben bilgisayarın “B” sini bilmem ya… Bakalım neler olacak… Etrafımdakilerde bana diyor ki, “Bilgisayar bölümüne girdin diye havalanma!”… Allah Allah, ne yaptım ki havalanayım? Galiba kendileriyle beni karıştırdılar!

Neyse liseye başladık başlamasına da bu defa bu üç yıl nasıl biter hesabı başladı… O zaman daha dört yıl olmamıştı, zaten yeni yeni oldu. İki saatlik bilgisayar dersimiz var ve bilgisayar bölümünde okuyoruz! Neyse, haftalar geçti, daha bilgisayarla tanışamadık, sadece teorik olarak çat pat bir şeyler biliyoruz… Hoş sınavdan da kan ter içinde geçiriyoruz ya… Gariptir sınıfta bilgisayarı olanlar hariç herkes kalıyordu… Ne de olsa önceden bu işin babayiğitleri var! Geçti böyle bir yıl, on altı saatlik elektrik atölyelerinde o devre senin, bu devre benim bağladık durduk; geçtik tesviye bölümüne metalleri aşındırmaya başladık… Bu demiri nasıl bir santim küçültürüz derken iki üç hafta bununla uğraştık, eğele de eğele, küçülmeye de niyeti yok ya!

Geçtik ikinci sınıfa, çömezlik kalktı; abi olduk… Beyaz önlüklerimizi daha bir ciddiyetle giyiyorduk… İkinci sınıfa geçmemizle, bölümünü okuduğumuz bilgisayarları daha yakından tanıma fırsatımız oldu… Baktık güzel, hoş şeyler! Tıklıyorsun açılıyor, tıklıyorsun kapanıyor… Bitti bu iş ya… İşin şakası bir yana artık ciddi ciddi çalışmalara başladık, evde bilgisayar yok. Kâğıt üzerinde program yap… Böyle program yazılır mı? Ne yaparsınız, bilgisayar yoksa yazılır, ekranı yok ki, “çalıştır” deyince sonucu göreyim…

Uzun uğraştırıcı bir yılsonu daha geldi ve bir üst sınıfa geçtik. Bu arada birinci sınıfta kırk dört kişi olan sınıfımız, yarı yarıya düşerek yirmi iki olmuştu… Ne yaparsınız, çalışmayan kalıyor! Üçüncü sınıfa geçtik, birkaç kişide oraya buraya derken sınıfımız yirmi kişi oldu… Ne yapalım bu gemi yola devam edecek, biz kalan tayfalarla başladık, üçüncü sınıfta yol almaya… Bilgisayarda iyi olanda altı yedi arkadaşımız var… İşletme vardı o yıl, üç gün işletmeye; iki gün okula! Üç gün memur gibi gittik geldik bir yıl boyunca TCDD’ye… İki günlük okulda acayip yorardı bizi… Günde on iki saat ders! Perşembe ve Cuma günleri okuldaydık… En son derslere de birine Türk Dili’ni, diğerine İnkılâp Tarihi’ni yazmışlar… En son derslere gelince millet bir güzel uyumaya başlar, bizlerde hocayı dinleriz, o sorar biz cevaplarız; biz sorar o cevaplar… Derken bir gün tarih hocamız, “bu sınıftan bir şey çıkmaz” dedi… Ben de “öyle demeyin hocam, çıkmayan candan umut kesilmez” dedim…

Ve bir gün… O çok istediğimiz ama gelince de biraz daha uzun zamanımız olsa diye ümit ettiğimiz gün, yılsonu geldi… Sevinçliyiz, mezun olacağız, hüzünlüyüz; hocalarımızdan arkadaşlarımızdan, okulumuzdan ayrılacağız… Neyse bu arada iki yıldır dergide çıkarıyorduk, katılıyordum çalışmalara güzel şeyler oluyordu… Yılsonunda da bir konuşma yaptım, müdür yardımcısı konuşmayı onayladı, okudum. Kürsüden inince başmüdür yardımcısı haberim olsa izin vermezdim dedi! Sebebini öğrenemedim ama adam zaten pek sevmezdi beni…

Gelelim ÖSS’ye… Lise bitti, bizim bir hakkımız vardı iki yıllıklara geçtik… Tabii meslek lisesinde ÖSS için ayrıca bir performans sergilemeniz gerekmektedir. Maalesef ben de bu durum olamadı… Sayısal derslerim hariç diğerleri iyi olsa bile pek kâr etmiyordu, çünkü alanımız sayısaldı. Ve başka bir bölüm seçme şansımızda yok! ÖSS’ye girdik tabii ama sonuç beklediğim gibi olumsuz çıktı, biz de geçtik meslek yüksekokuluna… Güzel, iki yıl geçirdik ve çok şey öğrendik…

Kimileri bunu beğenmeyebilir ama iki yıllıkta bir okul ve öğrenciye istiyorsa; çok şey verebiliyor… Şunu da öğrendik ki, bir okulu okumak her şeyin de çaresi olmuyor…

Şu anda mevcut durumun muhasebesini yapmak istersem, meslek lisesini okumaktan dolayı asla pişman değilim, çünkü bir meslek edindim… Bana yine hangi okulu istersin deseler, (gönlüm sözel alanlarda olsa bile) yine meslek lisesi derim… Meslek liselerinin topluma daha aktif olarak katılımın sağlanması her yönden ülke yararına olacağı kanısındayım…

ÖSS, öğrencilerin kâbusu, öğrencilerin gelecekteki dönüm noktası, kara bulut! Hayır, hayır… Bunların hiçbiri değil… ÖSS’ye başvuran sayısı neredeyse iki milyon kişiye dayanacak, alınan öğrenci sayısı dört yüz bin dolaylarında… Haydi, herkes çalıştı hepsi aynı puanı aldı, bir şekilde yine bir buçuk milyon öğrenci kapıda kalacak! Ve yaşamaya devam ettiğinizde gerçekten de öğreneceğiz ki, ÖSS bizim olmazsa olmazlarımızdan biri değil! Elbette kazanabilir, okuyabilirsek güzel olur. Ama okuyamazsak da, ne kişiliğimizde bir bozulma olur, ne de kültürümüzde bir eksilme! İnsan isterse; ne olursa olsun, kendisini geliştirebilir!

Benim bu söylemimden, “boş verin sınavı, yan gelip yatın” manası mı çıkıyor? Asla, öğretilenler illa ki, sınavdan geçmek için öğretilmiyor! Bize hayatımızın her döneminde lazım olacağından dolayı öğretiliyor. Bugün okuma yazmayı öğrenmesek, otobüslere binmek için başkalarına muhtaç duruma düşeceğiz! Çarpmayı, toplamayı bilmesek; bazı kendini uyanık addedenler bizleri dolandırabilecekler! Biz elimizden geleni yapacağız, ama olmuyorsa da o zaman bundan sonra neler yapabiliriz, onun hesabına dalacağız. Yoksa her olmayan şeye ağlar, yıkılır, çökersek bu hayat sürmez, çekilmez, zindan olur…

Ne yaparsak yapalım, yeter ki her zaman adil olan ve insanlara fayda veren işler yapalım ki, bize de faydası dokunsun! Başkasına fayda vermeyen yapıtlar, yapana da fayda vermez, o an verse bile an gelir, sıkar zindan eder dünyayı o kişiye…

Şunu da belirteyim ki, bir okul okumadan çok güzel eserler, yapıtlar meydana getiren üstatlar var… Buna örnek isterseniz kısa bir araştırmayla yüzlerce örneğine ulaşabilirsiniz… Kendi alanımı örnek vererek söyleyeyim, adam bilgisayarda okumamasına rağmen kendisini geliştirip bu sektörde saygın bir yer edinmiş pek çok insan var… Ve bu kişilere de saygı duyuyoruz…

İnsan isterse dünya cennet, isterse cehennem olur. ÖSS nedir ki, bizim zaten hayatımız sınav! Gayret edecek, çalışacağız ama olmayınca da kendimizi harap etmeyeceğiz. Çünkü güneş yine doğudan doğacak, yine batıdan batacak, değişen tek şey ÖSS’yi kazanamadığımız olacak… Bütün öğrencilere başarılar diliyorum, hem ÖSS de, hem de HAYAT sınavında… Önemli olan hayat sınavıdır, ÖSS aracıdır… ÖSS hayat sınavına açılan kapıdır, dileyenler o kapıya ÖSS’den geçerek bakar, dileyenler kendisini dışarıdan geliştirerek doğrudan bakar…

Çok sevdiğim şu güzel sözümü söylemek istiyorum: “Düşünerek yapılan yanlış, düşünmeden yapılan doğrudan daha iyidir.” Bu sözü çok düşünüp tarttıktan sonra kaleme aldım, cevabını bilemediğiniz bir doğru size fayda sağlamaz; ama yanlış yaptığınızı gördüğünüz an o yanlışlar sizi doğruya ulaştıracaktır!

Yüzünüzden tebessüm, kalbinizden sevgi, gönlünüzden mutluluk eksik olmasın…

09 Temmuz 2007

Yazarlık Üzerine...

Güzel düşüncelerle kaleme sarılır ve yine bu güzel düşüncelerle beyaz sayfalar güzelliklerle nakşedilir. İnsanın içindeki sevgi, bu sayede dışarı taşınır ve yüzlerce, binlerce, belki de milyonlarca insanın kalbine akseder…

Ne güzel bir duygudur yazmak… Üzülünce, sevinince her zaman içimizi dökebilmektir yazmak! Bazen olurda, dertlerimizi birileriyle paylaşmak isteriz ama etrafımızda bizi dinleyecek, sabırlı birilerine bulamayınca; işte o zaman kâğıt ve kalem adeta “ben varım!” dercesine koşar imdadımıza… Yazarlık kolay elde edilen bir yetenek değildir; sürekli yazacaksınız, yazacaksınız… Kimileri “olmadı” diyecek; kimileri de “senden olmaz” diyecek… Ama içimizde yazabileceğimiz hissi varsa, asla bu yoldan vazgeçmemeliyiz; inanıyorum ki sonucu muhteşem olacaktır. Yazarlık, öyle maddi anlamda büyük bir getirisi yoktur; zaten maddi getiri beklenilen eserden ne derece feyiz alınır, onu okuyucunun yorumuna bırakmak en doğrusu olacaktır. Duygu ve düşünceyi aktarmada ya da herhangi bir konuyu araştırıp okuyucuya sunmada temel amaç; “insanlara faydalı olmak” ilkesinden hareket etmek olmalıdır. Eğer maddi beklenti ön plana çıkarsa, hem eser verimsiz olacak, hem de insanlara bir faydası olmayacaktır. Yazarlık, bir öğrenme sürecidir… Sürekli araştırmalı, sürekli okumalı ve sürekli yazmalıdır. Böyle uzun ve çileli bir yoldur yazarlık ama okuyucunun gözündeki parıltıyı görünce tüm bu çileler bir anda tatlı bir anıya dönüşüverir…

Yazarlar, zamanla çok daha iyi yazmaya başlıyorlar, ilk yazıları ile şu anki yazılarının arasındaki farklılıkları görüyorlardır. Mesela ben, birkaç yıl önce yazdığım yazılara bakıp gülüyorum… Yanlışlarıma gülüyorum ama bu yanlışlar olmadan da tam anlamıyla yazar olunamıyor… Dedim ya çileli, uzun ince bir yoldur yazarlık… Ben de buna adayım, zamanı gelince okuyucularımın gözündeki parıltıyı görmek üzere meydana çıkmayı diliyorum…

Türkçe öğretmenlerime, edebiyat öğretmenlerime kitap yazmayı düşündünüz mü diye sorduğumda, “pek vaktimiz olmuyor” gibisinden cevaplarla karşılaşıyorum. Yazarlık, azim isteyen bir iş… Adamın birine (ismini tam olarak hatırlamıyorum), bir gün Milli Eğitim Bakanlığından dilekçe gelir ve dilekçede geçen iki sözcüğün anlamını bilmez, etrafındaki sözlüklerden de cevap bulamayınca derin bir araştırmaya başlar ve sonunda beş ciltlik bir sözlük ortaya çıkar… İki sözcüğün bilinmemesi, araştırmaya yöneltmiş ve derin araştırmalar sonucunda büyük bir sözlük oluşturulmuş… Eğer “aman, boş ver” deyip geçseydi, şu an o sözlükler olmayacaktı… Bu örneği genişletelim, eğer dün dedelerimiz, ninelerimiz “aman, boş ver bu ülkeyi biz mi kurtaracağız?” deselerdi, sanırım şu an bulunacağımız durumu sanırım hayal edebiliyorsunuzdur… Hiçbir şey boş verilecek kadar “değersiz” değildir. Maddi getirisi yok diye de yazarlık “boş” olarak kabul edilemez! Çünkü her şey “madde” değildir.

Okuyucu bir okyanus, kitaplar ise bu okyanusta ilerleyen birer sandaldır. Bu okyanusta, yüreğindeki sevgiyi kalem aracılığıyla kâğıda dökerek, bazı kişilere ulaşmak isteyenlere başarılar diler, bu uzun, ince ve yorucu yolculukta asla pes etmemelerini diler, güzel eserlerle okyanusa açılamalarını dilerim.


Bütün bu dilekler, kendim içinde geçerlidir :)