
Bir zamanlar küçücük sıralarda okulla tanışmıştık, şirin bir öğretmenimiz derse girmişti ve biz ilk dersimize annemizden ayrılışımızın üzerine ağlamakla başlamıştık… Derken o yabancısı olduğumuz sınıfa zamanla alıştık, öğretmenimiz bize; biz öğretmenimize alıştık, sevdik…
Biz daha küçüğüz bilmiyoruz ki, öğretmenimizin atamaları olur, giderler başka diyarlara… Biz de öğretmenimizin hasretiyle nasıl bir şeyler öğreneceğiz, bunun hesabını yaparız… Derken ona da alıştık… Hayatta alışmayacak bir şey yok ki! Her şey planlandığı gibi gidiyor! Ama bizlerde üzerimize düşeni yapmanın bilincinde olarak gitmeli! Derken ilkokul bitti, sekiz yıllık eğitime geçtik, diploma yok yola devam; altıncı sınıftayız… Birden mavi önlükleri çıkarıp; kravat giymeye, ceket giymeye başladık… Derken kendimizi adam sandık, büyük sandık! Meğer hayatı öğrenmek için daha kaç fırın dolusu ekmek yiyeceğiz, bunu zamanla öğrenecektik tabi… Neyse yola devam, geçmez dediğimiz kalan üç yılımız göz açıp kapayıncaya kadar geçti gitti… Derken bu defa liseye gideceğiz ya, hangi liseye gidelim diye bocalayalım, derken bir ara liseye de gitmeyecektik… Neyse, krizden kurtulduk liseye başlamaya karar verdik. Girdik meslek lisesi bilgisayar bölümüne… Ben bilgisayarın “B” sini bilmem ya… Bakalım neler olacak… Etrafımdakilerde bana diyor ki, “Bilgisayar bölümüne girdin diye havalanma!”… Allah Allah, ne yaptım ki havalanayım? Galiba kendileriyle beni karıştırdılar!
Neyse liseye başladık başlamasına da bu defa bu üç yıl nasıl biter hesabı başladı… O zaman daha dört yıl olmamıştı, zaten yeni yeni oldu. İki saatlik bilgisayar dersimiz var ve bilgisayar bölümünde okuyoruz! Neyse, haftalar geçti, daha bilgisayarla tanışamadık, sadece teorik olarak çat pat bir şeyler biliyoruz… Hoş sınavdan da kan ter içinde geçiriyoruz ya… Gariptir sınıfta bilgisayarı olanlar hariç herkes kalıyordu… Ne de olsa önceden bu işin babayiğitleri var! Geçti böyle bir yıl, on altı saatlik elektrik atölyelerinde o devre senin, bu devre benim bağladık durduk; geçtik tesviye bölümüne metalleri aşındırmaya başladık… Bu demiri nasıl bir santim küçültürüz derken iki üç hafta bununla uğraştık, eğele de eğele, küçülmeye de niyeti yok ya!
Geçtik ikinci sınıfa, çömezlik kalktı; abi olduk… Beyaz önlüklerimizi daha bir ciddiyetle giyiyorduk… İkinci sınıfa geçmemizle, bölümünü okuduğumuz bilgisayarları daha yakından tanıma fırsatımız oldu… Baktık güzel, hoş şeyler! Tıklıyorsun açılıyor, tıklıyorsun kapanıyor… Bitti bu iş ya… İşin şakası bir yana artık ciddi ciddi çalışmalara başladık, evde bilgisayar yok. Kâğıt üzerinde program yap… Böyle program yazılır mı? Ne yaparsınız, bilgisayar yoksa yazılır, ekranı yok ki, “çalıştır” deyince sonucu göreyim…
Uzun uğraştırıcı bir yılsonu daha geldi ve bir üst sınıfa geçtik. Bu arada birinci sınıfta kırk dört kişi olan sınıfımız, yarı yarıya düşerek yirmi iki olmuştu… Ne yaparsınız, çalışmayan kalıyor! Üçüncü sınıfa geçtik, birkaç kişide oraya buraya derken sınıfımız yirmi kişi oldu… Ne yapalım bu gemi yola devam edecek, biz kalan tayfalarla başladık, üçüncü sınıfta yol almaya… Bilgisayarda iyi olanda altı yedi arkadaşımız var… İşletme vardı o yıl, üç gün işletmeye; iki gün okula! Üç gün memur gibi gittik geldik bir yıl boyunca TCDD’ye… İki günlük okulda acayip yorardı bizi… Günde on iki saat ders! Perşembe ve Cuma günleri okuldaydık… En son derslere de birine Türk Dili’ni, diğerine İnkılâp Tarihi’ni yazmışlar… En son derslere gelince millet bir güzel uyumaya başlar, bizlerde hocayı dinleriz, o sorar biz cevaplarız; biz sorar o cevaplar… Derken bir gün tarih hocamız, “bu sınıftan bir şey çıkmaz” dedi… Ben de “öyle demeyin hocam, çıkmayan candan umut kesilmez” dedim…
Ve bir gün… O çok istediğimiz ama gelince de biraz daha uzun zamanımız olsa diye ümit ettiğimiz gün, yılsonu geldi… Sevinçliyiz, mezun olacağız, hüzünlüyüz; hocalarımızdan arkadaşlarımızdan, okulumuzdan ayrılacağız… Neyse bu arada iki yıldır dergide çıkarıyorduk, katılıyordum çalışmalara güzel şeyler oluyordu… Yılsonunda da bir konuşma yaptım, müdür yardımcısı konuşmayı onayladı, okudum. Kürsüden inince başmüdür yardımcısı haberim olsa izin vermezdim dedi! Sebebini öğrenemedim ama adam zaten pek sevmezdi beni…
Gelelim ÖSS’ye… Lise bitti, bizim bir hakkımız vardı iki yıllıklara geçtik… Tabii meslek lisesinde ÖSS için ayrıca bir performans sergilemeniz gerekmektedir. Maalesef ben de bu durum olamadı… Sayısal derslerim hariç diğerleri iyi olsa bile pek kâr etmiyordu, çünkü alanımız sayısaldı. Ve başka bir bölüm seçme şansımızda yok! ÖSS’ye girdik tabii ama sonuç beklediğim gibi olumsuz çıktı, biz de geçtik meslek yüksekokuluna… Güzel, iki yıl geçirdik ve çok şey öğrendik…
Kimileri bunu beğenmeyebilir ama iki yıllıkta bir okul ve öğrenciye istiyorsa; çok şey verebiliyor… Şunu da öğrendik ki, bir okulu okumak her şeyin de çaresi olmuyor…
Şu anda mevcut durumun muhasebesini yapmak istersem, meslek lisesini okumaktan dolayı asla pişman değilim, çünkü bir meslek edindim… Bana yine hangi okulu istersin deseler, (gönlüm sözel alanlarda olsa bile) yine meslek lisesi derim… Meslek liselerinin topluma daha aktif olarak katılımın sağlanması her yönden ülke yararına olacağı kanısındayım…
ÖSS, öğrencilerin kâbusu, öğrencilerin gelecekteki dönüm noktası, kara bulut! Hayır, hayır… Bunların hiçbiri değil… ÖSS’ye başvuran sayısı neredeyse iki milyon kişiye dayanacak, alınan öğrenci sayısı dört yüz bin dolaylarında… Haydi, herkes çalıştı hepsi aynı puanı aldı, bir şekilde yine bir buçuk milyon öğrenci kapıda kalacak! Ve yaşamaya devam ettiğinizde gerçekten de öğreneceğiz ki, ÖSS bizim olmazsa olmazlarımızdan biri değil! Elbette kazanabilir, okuyabilirsek güzel olur. Ama okuyamazsak da, ne kişiliğimizde bir bozulma olur, ne de kültürümüzde bir eksilme! İnsan isterse; ne olursa olsun, kendisini geliştirebilir!
Benim bu söylemimden, “boş verin sınavı, yan gelip yatın” manası mı çıkıyor? Asla, öğretilenler illa ki, sınavdan geçmek için öğretilmiyor! Bize hayatımızın her döneminde lazım olacağından dolayı öğretiliyor. Bugün okuma yazmayı öğrenmesek, otobüslere binmek için başkalarına muhtaç duruma düşeceğiz! Çarpmayı, toplamayı bilmesek; bazı kendini uyanık addedenler bizleri dolandırabilecekler! Biz elimizden geleni yapacağız, ama olmuyorsa da o zaman bundan sonra neler yapabiliriz, onun hesabına dalacağız. Yoksa her olmayan şeye ağlar, yıkılır, çökersek bu hayat sürmez, çekilmez, zindan olur…
Ne yaparsak yapalım, yeter ki her zaman adil olan ve insanlara fayda veren işler yapalım ki, bize de faydası dokunsun! Başkasına fayda vermeyen yapıtlar, yapana da fayda vermez, o an verse bile an gelir, sıkar zindan eder dünyayı o kişiye…
Şunu da belirteyim ki, bir okul okumadan çok güzel eserler, yapıtlar meydana getiren üstatlar var… Buna örnek isterseniz kısa bir araştırmayla yüzlerce örneğine ulaşabilirsiniz… Kendi alanımı örnek vererek söyleyeyim, adam bilgisayarda okumamasına rağmen kendisini geliştirip bu sektörde saygın bir yer edinmiş pek çok insan var… Ve bu kişilere de saygı duyuyoruz…
İnsan isterse dünya cennet, isterse cehennem olur. ÖSS nedir ki, bizim zaten hayatımız sınav! Gayret edecek, çalışacağız ama olmayınca da kendimizi harap etmeyeceğiz. Çünkü güneş yine doğudan doğacak, yine batıdan batacak, değişen tek şey ÖSS’yi kazanamadığımız olacak… Bütün öğrencilere başarılar diliyorum, hem ÖSS de, hem de HAYAT sınavında… Önemli olan hayat sınavıdır, ÖSS aracıdır… ÖSS hayat sınavına açılan kapıdır, dileyenler o kapıya ÖSS’den geçerek bakar, dileyenler kendisini dışarıdan geliştirerek doğrudan bakar…
Çok sevdiğim şu güzel sözümü söylemek istiyorum: “Düşünerek yapılan yanlış, düşünmeden yapılan doğrudan daha iyidir.” Bu sözü çok düşünüp tarttıktan sonra kaleme aldım, cevabını bilemediğiniz bir doğru size fayda sağlamaz; ama yanlış yaptığınızı gördüğünüz an o yanlışlar sizi doğruya ulaştıracaktır!
Yüzünüzden tebessüm, kalbinizden sevgi, gönlünüzden mutluluk eksik olmasın…